Ana içeriğe atla

Afrika sıcakları

Sıcak bir yaz sabahıydı.  Sıcak dediysem, aklınıza öyle ortalama bir sıcaklık gelmesin.  Televizyonda söylendiğine göre, son bin yılın en sıcak günü yaşanıyormuş.  Hatta o kadar sıcakmış ki, Afrikalı kabilelerden ödünç almışız güneşi adeta.

Yatağımda dönüp durup, daha serin bir noktasını yakalamaya çalışırken fark ettim ki, bütün bu çabam yersizdi.  Çarşaf buruşmuş, üstüme yapışmış, yastığım ise terden sırılsıklam olmuştu.  Uykum olmasına rağmen sıcağa dayanamayıp kendimi yataktan dışarı attım.  "Acilen buz gibi bir duş almalıyım" derken, midemin kazındığını fark ettim.  "Önce kahvaltımı edeyim sonra banyoya giderim" diyerek mutfağa girdim.  Uzunca bir süredir evde yalnız olduğum için tezgah rezil bir durumdaydı.

Buzdolabını açıp ne yiyebilirim diye şöyle bir göz gezdirdim.  Bütün malzemeleri iyice inceledikten sonra krep yapmanın uygun olacağını düşündüm.  Tezgahta kendime sadece çalışabileceğim kadar bir yer açtıktan sonra, krebin hamurunu hazırladım.  Bütün bu işlem yarım saatimi almıştı.  Artık açlıktan ölmek üzereydim.


Krep yapmamdaki esas amaç, bakkala gidip ekmek almamaktı.  Aslına bakarsanız başka bir amacım daha vardı; "krebe takla attırmak".  Krebin attığı bu takla, bir oyunmuş gibi görünmekle beraber, sanki büyük bir aşçıymışım gibi düşünmeme de yol açıyordu.

Yüklü bir miktarda krep yedikten sonra, doyduğumu hissettim ve çoktandır banyo fikrinden uzaklaşmış olduğumu fark ettim.  Bana bir üşengeçlik gelmiş, hava bunaltıcılığından kurtulmuş gibiydi.

Yemeği hazırladığım sırada banyoya uğrayıp, dişlerime göz attım.  Acınası bir haldeydi ve yemekten sonra mutlaka fırçalamam gerektiğine karar verdim.  Tabii ki yemekten sonra bir sigara içmeye, sonrasında da kendime bir frappe hazırlayıp onun yanında tekrar sigara içmeye yeltenince, fırçalama fikrinden gitgide soğumuştum.

Bir arkadaşıma sözüm olduğu için evden çıkmam gerekiyordu.  Hemen hazırlandım, ayakkabımı giymek üzereydim ki, çekeceği bir türlü bulamadım.  Evin içinde sürekli yeri değişen bu çekecek, sadece misafirlere uzatacağım zamanlarda ortaya çıkıyordu.  Baş parmağımın yardımıyla ayakkabımı giyerken parmağımın ezilmesi, çekeceğe ettiğim küfür sayısını arttırmaya yetiyordu.

Normalde trenle 20 dakikada gidebileceğim bir mesafe için, 50 dakikalık bir minibüsü kullanmayı tercih ettim. Çünkü trenlerde üst tarafta bulunan pencerelerin açılması beni yeterince serinletmiyordu.  Bir minibüsün orta tarafında, tam da açılabilen bir pencerenin kenarına oturdum (bilirsiniz ki bu pencerelerin kimisi asla açılamaz). Kısa bir zamanda minibüs tamamen dolmuş, para uzatma seansı başlamıştı.  Sürekli olarak arkadan birilerinin uzatmış olmasına karşın, ben hala harekete geçememiştim.  Şoför ise ısrarla: "Ücretini uzatamayan, parasının üzerini alamayan var mı?" diye beni kastederek soruyordu.

Önümdeki adamın üst üste 7-8 kere para uzatmış olması onunla birlikte beni de germişti.  Sanki son olarak ben uzatsam, bana çatacakmış gibi geliyordu.  "Acaba gururlu bir insan gibi kalkıp kendim mi uzatsam?" şeklinde düşünürken, ayakta duran insanlara şöyle bir göz attım ve "yerime göz kulak olun lütfen" diyemeyeceğimi fark ederek, önümdeki adama 2 lira uzatmayı başardım.  Yapacağım yolculuğun bedeli 1 lira 70 kuruş olduğu için, para üstü olarak alacağım 30 kuruşu düşünmeye başladım.  Evden çıkarken yaptığım hesaba göre, alacağım sigaranın parası tam gelecekti bu 30 kuruş sayesinde.  "Benim 30 kuruşum vardı" diye şoföre seslenmek ayıp bir şeymiş gibi geldi birden ve sessizliğimi korudum.  2 dakika geçmeden para üstüm gelmiş ve huzuru yakalayabilmiştim.

Tam o sırada minibüse başörtülü yaşlı bir kadın bindi.  Sol tarafımdan tatlı bir rüzgar eserken, bu keyifli yolculuğun tadını kaçırabilecek en büyük tehlike, minibüse adımını atmıştı bile.  Özellikle göz teması kurmamaya çalıştığım bu kadın, sanki beynimin içine: "kalk, bana yer ver!" şeklinde sinyaller göndermekteydi. Arka tarafa doğru ayakta duran bu kadın, kendisini hiç görmememe rağmen, beni rahatsız etmeyi başarıyordu.

Kimi zaman da bazı gençler olur ki bu minibüslerde, yaşlı kadınların gözünde yükselebilmek için, sizi rahatsız ederler.  "Arkadaşım, kalkar mısın ordan? Teyze otursun".  Bu kişiler evlerine vardıklarında, belki de gece olduğunda , yataklarında uyumalarına beş dakika kala, "bugün bir teyzeyi daha rahat ettirebildim" diyerek başarılarının rehavetiyle hemen uykuya dalıverdiklerini düşünmekten kendimi alamıyorum.

Neyse ki minibüste o gençten hiç yoktu.  Bunları düşünmemeliyim diye içimden geçirip, sıcak havada yüzüme sertçe vuran rüzgarın tadını çıkartırken, o tatsız an geldi çattı.  "Evladım camı kapatabilir misin? Hasta olacağız".  Tam olarak da o anda benim huzurum kaçmıştı.  Ricada bulunan kişi, malum yaşlı kadındı.  Fakat bu bir ricadan çok bir emirdi.  Kendimi camı kapatmak zorunda hissettim birden.  Yolculuğumun bundan sonraki kısmı, o kaçıp durduğum tren yolculuğundan daha da korkunç bir hale gelmişti.

Peki neydi tam olarak, yaşlı başörtülü bir kadının bulunması gereken ideal oda sıcaklığı?
Çünkü çoğu zaman da şahit olmuşumdur ki, kışın kaloriferleri sonuna kadar açık, sıcacık bir tren yolculuğunda "evladım camı açar mısın? çok sıcak oldu burası" da diyebilmektedirler.

Bu kadınların çok önemli bir başka özelliği de hızlıca yer kapabilmeleridir.  Minibüs yolculuğumuz devam ederken, en önde oturan gencin ineceğini söylemesiyle beraber, yarım saattir arkada ayakta duran ve yorgun tavırlarıyla, yürüyebilmesinin dahi olanaksız olduğuna bizi inandırabilmiş olan kadının, ön koltuğa bir anda nasıl olduysa, adeta ışınlanabildiğine şahit oldum.

Zaten minibüs ve otobüslerde koltuklar, başörtülü yaşlılar ve türbanlı gençlere rezerve edilmiş gibidir.  Bizler onlardan zaman zaman ödünç alırız o yerleri.

Yaşlı kadının emrinden sonra, hiç kimsenin cesareti yetmemişti camları tekrar açabilmeye.  Ter içinde kalmış ve ayakta duranlarla göz teması kurmamak için kendimi cep telefonumda oyun oynamaya vermiştim.  O sırada yanımda oturan, temiz yüzlü, otuzlu yaşlarda bir adam, acil bir görüşme yapması gerektiğini ve kartını telefonuma takıp takamayacağını sordu.  Kafamdan bin bir türlü kötülük geçti bir anda ve kendi içimde panikledim.  "Bu telefon bozuk ki!" şeklinde saçma bir yalan söyledim.  Adam "peki" dedi bir daha benimle konuşmadı.  Fakat üzerinden beş dakika geçmeden telefonum çaldı ve yalanımı sürdürmek zorunda kaldım.  "Efendim? Sesiniz gelmiyor.  Mesaj atın lütfen" diyerek kapattım.

Sonunda ineceğim yere ulaşmış ve minibüsten inmiştim.  Sigaram bittiği için bir bakkala girdim ve cebimdeki bütün bozuklukları çıkarttım.  Fakat ne kadar sayarsam sayayım 30 kuruşumun eksik olduğunu fark ettim.  Sonunda 30 kuruşumu bulmaktan vazgeçip, bütün para vermek zorunda kaldım.  Bakkalın soğuk bakışları üzerime yönelmiş, yüzünü sinirli bir ifade kaplamıştı.  "Bozuk yok muydu?" diye sorunca bir anda mahzunlaştım, başımı öne eğerek, olmadığını söyledim.  Tek isteğim, bir paket sigaraya sahip olabilmekti fakat bütün parayla gezmenin suçluluk duygusu beni içten içten bitiriyor ve bir bakkal tarafından yüzüme vuruluyordu.

İşte tam olarak da böyle durumlarda, o güne kadar yapmış olduğunuz tahsilin veya bir şirkette önemli bir pozisyonda çalışıyor olmanızın hiçbir önemi kalmadığını görürsünüz.  Çünkü o anda bakkalın topraklarındasınızdır ve oranın efendisi O'dur.  Karşısında küçüldükçe küçülür, öyle bir ezilirsiniz ki, dükkana girmiş bir dilenciden farkınız yoktur o anda onun gözünde.

Gece olduğunda evime geri dönmek için minibüsün birine bindim.  Bu seferki bomboştu ve biraz ilerledikten sonra, sadece zevk olsun diye beni dövebilecek üç genç binmişti.  Beni inanılmaz bir paranoya kaplamıştı.  Sanki ineceğim yerde benimle birlikte inecekler ve cebimde ne varsa alacaklardı.  Bu korkum, cebimde çok da değerli bir şey taşıdığımdan değil, daha çok, alış tarzlarının biraz sert olabileceğinden kaynaklanmaktaydı.  Neyse ki zaman geçip evime yakın bir yerde indiğimde, onların hiç de umurlarında olmadığımı fark ettim.  Aslında biraz da gücenmiştim.  "Gasp edilmeye değer görünmeyecek kadar fakir mi görünüyorum? İnsan bari birazcık döver"  diye geçirdim içimden.

Sonunda evime vardım.  Oldukça zorlu bir gündü.  Televizyonda haberlerin tekrarları vardı o saatte.  Aşırı sıcaktan, minibüste fenalık geçiren bir genç kızdan bahsediliyordu.  Televizyonu kapadım, arkama yaslandım, bir sigara yaktım.  "Sebebim olacaksın teyze!" diye konuştum kendi kendime.

Yorumlar

  1. Peki neydi tam olarak, yaşlı başörtülü bir kadının bulunması gereken ideal oda sıcaklığı?

    YanıtlaSil
  2. Minibüste kuruşlar çok kıymetlidir :)

    YanıtlaSil
  3. en iyisi şoförün yan koltuğunda oturmak

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Seğirtmek

"ve sağa doğru seğirterek yürümeye devam etti Josef K." Utanarak söylüyorum ki, en sevdiğim yazarlardan biri olan Franz Kafka'yı ne zaman düşünsem, aklıma bu cümleden başka bir şey gelmiyor.  Yıllardır beynime kazınmış şu "seğirtmek" sözcüğü ve anlamını bilmesem de tahmin edebiliyorum sadece.  "Kamuran Şipal'in edebiyatımıza kattığı en önemli şey nedir?" diye kime soracak olsanız, "Kafka" yanıtını alırsınız.  Maalesef benim yanıtım "seğirtmek" olacaktır.  Hayranlıkla okunmuş o kadar kitaptan sonra akılda tek kalan şeyin seğirtmek fiili olması üzücü değil midir?  Bu durumda çevirmenimiz, yazarın bir adım önüne geçmiş olmaz mı? Aslında ben bu seğirtmek travmasını atlatalı uzunca bir zaman geçmişti ki geçenlerde bir arkadaşım bana Herman Hesse'nin Demian isimli romanını verdi.  Kitabın kapağında "Çeviri: Kamuran Şipal" yazısını görünce bir anda ağzımdan "şimdi seğirttik işte" sözleri çıktı.  Neyse her tü...

Yıkık Şov Podcast

    Uzun zamandır bir şey yazmaya üşeniyorum.  Bu nedenle konuşmaya karar verdim.  "Yıkık Şov" isimli podcastimize spotify üzerinden ulaşabilirsiniz.  Şimdiye kadar yazılarımı okumuş olanlar Muhsin, Hilmi ve Latif arasından hangisinin ben olduğunu kolayca anlayabilecektir.  Yaşattığım yazısızlıktan dolayı kusura bakmayın.  Umarım size keyifli vakit geçirtebiliriz.  Kişisel tavsiyem 3. bölümden itibaren dinlemeye başlamanız olacaktır.  Yaptıkça geliştirdiğimiz bir konu podcast.  Ses sorunlarını aşmamız sanırım 6 bölümü aldı ama artık iyice içimize sinen bir yayın haline geldi.  Ayrıca instagram üzerinden de yikiksov hesabında küçük kesitler bulabilirsiniz.  Herkese keyifli dinlemeler. Spotify Instagram

Bukowski vs. Erkin

Günlerden doğum günümdü.  Hiçbir doğum günümde parti gibi bir seçeneği aklımdan geçirmemiştim.  O kadar insanı bir araya getirip, mekanda oluşan samimiyetsiz gülüşleri izlemek pek benim keyif alacağım bir eğlence tipi değildi.  Fakat zaman zaman istemdışı bir partinin etrafımda oluştuğunu da gördüm. Neyse ki size bahsedeceğim doğum günü o partili olanlardan değildi.  Sadece bir arkadaşımla buluşacaktım.   Gece bir bara gidip içeriz diye düşünüyordum.  Akşam yemeğini yedikten sonra Kadıköy'e attım kendimi.  Vardığımda hemen arkadaşımı aradım.  Fakat yaklaşık beş kere aradıktan sonra açtığı telefonda pek de olumlu bir yanıt vermedi. "Kanka çok acil bir işim çıktı, ben bu gece iptalim."  İşte bu haber bende on dakika süren bir yıkılma yaşattı.  "Eve mi dönsem?" diye düşünsem de on dakika dolduktan sonra kendi kendime şevklenmeye başladım.  "Belki de bu bir işarettir.  Bu gece yalnız takılmalıyım.  Önce bir güzel içerim ...