Bugün alarmımı kurup kendimi zorlayarak çok erken bir saatte kalktım. Sabahın saat 11'inde kalkmak belki de dünyanın en zor işiydi. Tek niyetim havanın havanın çok erken karardığı şu iğrenç kış günlerinde, henüz aydınlıkken, bundan faydalanıp kitabımı okuyup bir ya da iki yazıyı kağıda dökebilmekti.
Biliyorum ki saat 11'i erken olarak nitelendirmem, işinde gücünde olan pek çok okuyucunun bana içinden küfürler sıralamasına neden olmuştur. Ama mantıklı düşünülürse, böyle bir kızgınlık anlamsızdı çünkü ben de kimsenin benden yüksek miktarlar kazanmasına bozulmuyordum.
Müzikten yüksek paralar kazanmak benim gözümde oldukça zor bir iştir. İlk başladığım günden itibaren bunu bilmeme rağmen kesinlikle başka bir iş yapabileceğimi düşünemedim bile.
Kimilerine göre ise, bu oldukça basit bir şeydir. Gerçekten de bu şekilde düşünüp, bu işten ciddi miktarlar kazanan insanlar görmüş olsam da, ortada bir müzik göremediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bunların içinde öyleleri de vardır ki, benim birikimimin çeyreğine sahip olmayıp, kendilerini her fırsatta, ülkenin sahip olabileceği en büyük nimetlerden biri olarak gösterebilme cüretkarlığını sergileyebilmektedirler.
Aslında onlara kızmak da oldukça yersiz bir davranıştır. Çünkü beğeni çıtası oldukça düşük bir kitleye sunulan ürünün yüksek nitelikli olması anlamsız bir çabanın sonucudur. Hatta niteliği arttırma çabası kitle kaybına neden olabilir.
Yıllar önce çok yakın bir arkadaşım, kızlarla konuşurken aklına ilk gelen şeyleri söylediğini, özellikle iyi espriler yapmadığını belirtmişti. Nedenini sorduğumda ise "zaten ne desem gülüyorlar" demişti. Aslında bu çok mantıklı bir açıklamaydı. Bana kalırsa mükemmel olma çabasındaki insanlar yavaş yavaş yalnızlaşmaya mahkum kalırlar. Aynı durum müzikte de geçerlidir. Nitelik arttıkça kitle küçülür.
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda Fazıl Say, arabesk müziğe laf attığı için çoğunluk tarafından dışlanmıştı. Beni de bir merak sardı "acaba twitterda halktan kişiler ne yazmış bu konuda" diye. Yaptığım aramada gördüğüm bir sonuç gerçekten çok üzücüydü.
"Fazıl Say bize klasik müziği sevdirememiş. Karşımıza çello çalan, mini etekli bir genç kız koy bak nasıl seviyoruz."
Sanırım bu yorumdan sonra Say'ın haklılığı üzerine daha çok konuşmama gerek kalmamıştır.
Öte yandan, ne zaman bir arkadaşımla metrodan geçiyor olsak, bir müzik sesi gelir. Arkadaşımın beni dürtüp "ne güzel çalıyor" demesine karşılık kendimi tamamen o konunun dışında tutup"evet, evet güzelmiş" yalandan onaylarım. Aslında tamamen bilinçsiz bir şekilde, onu susturabilmek için söylerim bu sözleri. Çünkü aklım tamamen başka bir konuya takılmış durumdadır. Müziğin kaynağına geldiğimde ise amacına ulaşmış bir insan olarak, case'in içinde ne kadar bozuk para olduğunu incelerim. Asla içine beş kuruş dahi atmadığım bu caselerin içinde ne kadar bozukluk olduğunu incelemek benim için bir hastalık haline gelmiştir.
Sokakta dinlemekten en keyif aldığım enstruman ise akordeondur. Fakat sanki bu akordeonculara enstrumanı satın aldıkları anda standart bir vals öğretilmektedir. İsmini bilmediğim valsi kesinlikle hepsi çalmaktadır. Bir de hiç vazgeçmeden çalmaya çalıştıkları El Choclo vardır ki, ilk 8 ölçüsünden fazlasını çalabilene cebimdeki bütün parayı vermeye hazırım.
Bir sokak müziği türü de vardır ki, onu "taciz" olarak nitelendirmek hiç de yersiz değildir. Eski evimin tam köşesinde körler derneğinden gelip org çalarlardı. Öğlenin en güzel saatlerinde, gitar çalışmamın en tatlı noktasındayken, köşemize kurulup arabesk-fantazi müziğin en saygın eserleriyle rahatsız etmeye başlarlardı. Öylesine yüksek bir ses çıkardı ki o küçücük amfilerinden, evimin içi İnönü Stadına dönüşürdü bir anda. Yarım saat boyunca çalışabilmek bir kenara dursun, evin içinde ne yapacağımı bilemeden, mal gibi gezinip dururdum.
Sokak müzisyenliği bir yana da, sokak pandomimi nedir lütfen biri bana söylesin. Bahariye Caddesinde pandomim yapan bir genç var ki henüz tam olarak ne yaptığını çözemedim kendisinin. Eleştirmek için yeterli altyapım olmadığı için susmayı tercih ediyorum. Nedense her gördüğümde de etrafını bir çember oluşturmuş oluyor. Bir gün dayanamayıp, arkadan yanaşıp ensesine bir tane vurarak "senin olayın nedir?" diyesim geliyor.
Sizce, anlık bir cesaretle sokağa fırlayıp yeteneğimizi sergilemek mi yoksa hiç sokağa düşmemek mi gerekir?
Bu arada geçenlerde Şükran Moral isimli bir sanatçımız, sergide 150 kişinin önünde sanat etmek niyetiyle, bir hanımefendiyle sevişmiş. Bu haber benim çok hoşuma gitti. Yalnız anlayamadım; Sanatseverliğimden mi yoksa sapıklığımdan mı?


Yorumlar
Yorum Gönder