Ana içeriğe atla

Vapur

Havanın durumu nasıl olursa olsun, vapurun dış tarafında oturmak eski zamanlardan kalma bir alışkanlıktır benim için.  Yine bir yaz günü, zar zor yetişip ter içinde kaldığım vapurda, dış tarafta yerimi aldım.  Kitabımı çıkartıp hareket saatinin dolmasını ve rüzgar gelmesini beklemeye başladım.  Henüz bir sayfa yazı okuyabilmiştim ki kapı açıldı ve dikkatimi dağıtacak ses gelmeye başladı.

"Çay isteyen var mı?"

Birkaç kere bunu duyduktan sonra kafamı kaldırıp çaycıyla göz göze geldim.  Hemen bakışlarımı başka yöne çevirdiysem de artık iş işten geçmişti.

Çaycının sesi gittikçe yakınlaşmış, "abi,  çay ister misin?" diye sorup duruyordu.  Başlarda kendi üstüme alınmasam da, sağıma dönüp baktığımda, yaklaşık on kere bu soruyu bana yönelttiğini fark etmiştim.

Çaycı, orta boylu çelimsiz bir adamdı. Dövecek olmasam da, çayı cesurca reddedebilmem için bu özelliklere sahip olması gerekirdi.

Kibarca dönüp, "hayır, istemiyorum" desem de, adam ısrarından bir türlü vazgeçmiyordu.  "Abi, neden istemiyorsun?" diye konuyu uzatmaya başladı.

Bu adam geldiğinden beri bir satır yazı bile okuyamamıştım.  Üstelik vapurun çoktan hareket etmesi gerekiyordu.  Sinirlenip kitabımı kapattım ve "bu sıcakta çay mı içilir?" dedim.

Çaycı ısrarını sürdürüyordu.  Sanki bana satacağı çay sayesinde vapura yakıt alınacak ve hareket edebilecektik.  "Çay hararetini alır abi" dedi gülümseyerek.

Bana bu kadar bilimsel bir veriyle yaklaşınca ne söyleyeceğimi şaşırarak iki-üç saniye duraksadım.  Hemen ardından,  "Çayınızın tadı çok kötü, ille de bir şey vereceksen salep ver bana" dedim sırf terslik olsun diye.

"Bu havada salep içilmez, çay içmelisin.  Belli ki senin başına güneş vurmuş" dedi bilgin bir tavırla.

Sonunda kendimi tutamayarak "Sigarasız çay bir boka benzemiyor anlasana be adam!" diye haykırdım.

Birdenbire ortalık inanılmaz bir sessizliğe büründü.  Çaycı adam yaşadığı şokla, elinden tepsisini düşürdü ve koşarak içeri kaçtı.  Söylediğim son cümle, vapurun duvarıyla kafam arasında belki de on kere yankılandı ve duydukça utancım arttı.  Etrafıma şöyle bir göz attım, hiç kimseden çıt çıkmıyordu.  Genç bir anne, ilkokula yeni başlamış oğlunun kulaklarını tıkamış bana nefretle bakıyordu.  Altmışlı yaşlarda, eski İstanbul beyefendisi diye tabir edebileceğimiz takım elbiseli bir adam, "dünyanın çivisi çıkmış azizim" diye bağırarak kendini vapurdan denize attı.

Kapı tekrar açıldı.  Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş olan çaycı, yanında kendisinin belki üç katı büyüklükte bir adamla yanıma geldi.

Adam kulağıma eğilerek kibarca "çay içecek misiniz yoksa içmeyecek misiniz beyefendi?" diye sordu.  Ceketini sağa doğru sıyırarak silahını gösterdi.  Havanın sıcaklığını geçmiş artık ecel terleri döküyordum.  İşlerin kibarlık çerçevesinden çıkması an meselesiydi.  "Memnuniyetle" dedim.  Çayımı vererek uzaklaştılar.  Bütün vapur derin bir oh çekti.

Silahlı adam kapıyı açıp içeriye doğru "çalıştırın" diye bağırdı ve vapur hareket etti.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Seğirtmek

"ve sağa doğru seğirterek yürümeye devam etti Josef K." Utanarak söylüyorum ki, en sevdiğim yazarlardan biri olan Franz Kafka'yı ne zaman düşünsem, aklıma bu cümleden başka bir şey gelmiyor.  Yıllardır beynime kazınmış şu "seğirtmek" sözcüğü ve anlamını bilmesem de tahmin edebiliyorum sadece.  "Kamuran Şipal'in edebiyatımıza kattığı en önemli şey nedir?" diye kime soracak olsanız, "Kafka" yanıtını alırsınız.  Maalesef benim yanıtım "seğirtmek" olacaktır.  Hayranlıkla okunmuş o kadar kitaptan sonra akılda tek kalan şeyin seğirtmek fiili olması üzücü değil midir?  Bu durumda çevirmenimiz, yazarın bir adım önüne geçmiş olmaz mı? Aslında ben bu seğirtmek travmasını atlatalı uzunca bir zaman geçmişti ki geçenlerde bir arkadaşım bana Herman Hesse'nin Demian isimli romanını verdi.  Kitabın kapağında "Çeviri: Kamuran Şipal" yazısını görünce bir anda ağzımdan "şimdi seğirttik işte" sözleri çıktı.  Neyse her tü...

Oklahoma’da Dehdıgıdık Bölüm 1

Sizlere sitemizin yeni yazarı Jonathan Hızlıtaşak'ı takdim ederim.  Kendisiyle beraber, olağanüstü maceralara attığımız adımları, Sıçüstü Dedektiflik yazı dizisinin içinde yer vereceğiz.  Şimdi sizi, kendisiyle ilk tanıştığım zamanlara götürecek bir hikaye anlatacağım. Mişigın gölü çevrelerinde ufak bir gezinti yaptığım sıralarda onunla karşılaştım.  Gölün kıyısında oturmuş, çalılıklar arasında şiir yazıyordu.  O sıralar, Mişigın gölü yakınlarında bir alabalık restoranında değnekçi olarak çalışıyordum.  Restoranın önünden "biyrun, aile salonumuz var" diyebileceğim bir kişi dahi geçmediğinden, etrafta dolaşıp müşteri avlıyordum. Şaire yaklaştım, "aile salonumuz var" dedim.  "Sen diyorsun ne?" şeklinde karşılık verdi.  Şair olduğu için devrik cümle kurmadan duramıyordu.  O anda kafamda bir ampul yandı.  Onu avlayabilmek için devrik cümleler kurmaya başladım.  "Var alabalık bizde.  Salonumuz aile çok güzel" deyince karşısında büyük...

Yıkık Şov Podcast

    Uzun zamandır bir şey yazmaya üşeniyorum.  Bu nedenle konuşmaya karar verdim.  "Yıkık Şov" isimli podcastimize spotify üzerinden ulaşabilirsiniz.  Şimdiye kadar yazılarımı okumuş olanlar Muhsin, Hilmi ve Latif arasından hangisinin ben olduğunu kolayca anlayabilecektir.  Yaşattığım yazısızlıktan dolayı kusura bakmayın.  Umarım size keyifli vakit geçirtebiliriz.  Kişisel tavsiyem 3. bölümden itibaren dinlemeye başlamanız olacaktır.  Yaptıkça geliştirdiğimiz bir konu podcast.  Ses sorunlarını aşmamız sanırım 6 bölümü aldı ama artık iyice içimize sinen bir yayın haline geldi.  Ayrıca instagram üzerinden de yikiksov hesabında küçük kesitler bulabilirsiniz.  Herkese keyifli dinlemeler. Spotify Instagram