Nedendir bilmem, bugüne kadar yaşadığım bütün evlerin en yakınındaki bakkalla bir problemim oldu. Aslında bakkalın genelde bu sorundan haberi bile olmaz fakat ben de sorunu çözmeye çalışmaz, iki sokak aşağıdaki bakkala giderim.
Son iki senedir hayatımdaki bakkal problemlerinin en büyüğünü yaşamaktayım. Çünkü bu sefer bakkalımın benimle problemi var ve ben nedenini çözemiyorum. Evden çıkıyorum, sağa dönüp sokağın başına gidiyorum ve işte karşımda azılı düşmanım: Haydar.
Bazen dükkana girmek zorunda kalırım ve içerde Haydar'ın arkadaşları bira içiyor olur. Herkes şen şakrak, kahkahalar havada uçuşurken ben girdiğim anda ölüm sessizliği hakim olur bakkala.
Haydar beni her seferinde "bir daha bu dükkana gelmeyeceksin demedim mi sana?" bakışıyla karşılar. Ben de mahçup bir şekilde boynumu eğer, "şurdan iki ekmek alır mısınız?" derim. Parasını verip, hırsızlık mahçubiyeti yaşayabileceğiniz tek yerdir burası.
Bazen içimden dükkana girip "Haydar sen nasıl bir ruh hastasısın?" demek gelir fakat tam dükkana girecekken açık olan kapı sanki yüzüme çarpar. Bu yüzüme çarpan tamamen Haydar'ın negatif enerjisidir.
Bazense dükkana girerim, yine yüzü asılır "yine ne var?" der gibi bakar, paramın üstünü gelişigüzel önüme fırlatır. Para üstünün eksik olduğunu görürüm fakat bunu söyleyecek cesaretim olmadığından biraz yüzüne bakarım dik dik, ardından dükkandan çıkarım.
Haydar benim sokağımın tam köşesinde, mahallenin serserisi gibi yaşıyor. Uzaktaki bakkala kendimi alıştırsam da elimde cola şişesiyle onun dükkanının önünden geçmek zorunda kalıyorum her seferinde. Çoğunlukla da göz göze geldiğimizde elimdekini saklayacak yer arıyorum.
Çünkü Haydar, dükkanına girmemden hoşnut olmasa da girmememden ayrıca hoşnut olmuyordu.
Elimde iki litre cola var ve Haydar her an beni yakalayabilir. Tam biriyle gülüşürken kafasını bir anda olduğum yöne çeviriyor ve bakışları sertleşiyor. O anda yerimde olsanız elinizden colayı fırlatıp başka bir yöne doğru kaçarsınız. "Vay demek benden cola almıyorsun" lafını duyma riskini alarak önünden titreye titreye geçiyorum çünkü colaya kıyamıyorum.
Orta boylu, sıska bir adam Haydar. Hani dövsen dövülür fakat insan sırf surat yaptığı için dövülmez ya. İşte bu yüzden birbirimize kötü kötü bakmakla yetiniyoruz.
Fakat artık dermanım kalmadı. Her sabah ekmek almak için iki yüz metre yürümek hiç de akıl karı değil. Bu sorunu çözmek için Haydar'ın karşısına geçmem gerekiyordu.
O gece saat iki sularında içmeye başladım. Sokakta şarabımı açtım, Haydar'ın dükkana gelmesini bekliyordum.
Bakkalın önünde naralar atmaya başladığımda ise henüz saat dörttü. Fakat Haydar'ın bu olanlardan haberi yoktu. "Tek istediğim bir güleryüz lan" diye bağırıyordum. Kadınlar başımdan aşağı kovayla su, erkekler saksıdan toprak, küçük çocuklar kağıttan uçak atıyordu. Sabah altıya kadar sokakta bağrınıp durdum. Derken karşıdan Haydar göründü. Bütün sevimsizliğiyle üstüme yürüdü, ben ise elimde bitmiş şarap şişesiyle bekliyordum.
Geldi, dükkanı açtı. Ben de dükkana peşinden girdim, gofretlere bakıyordum. "Ne var ne istiyorsun?" dedi. Cevap vermedim, dükkanın içinde elimde şarap şişesiyle deli gibi dolanmaya devam ettim. O da tezgahın arkasında kendince bir şeyler yapıyordu. Sıradan dükkandaki malları kurcalıyor adeta Haydar'ın sabrını sınıyordum. Haydar delirmek üzereydi. Zaten suratsız olan adam bir kat daha suratsızlaşmıştı.
Sesini yükseltip, daha kızgın bir ifadeyle "ne istiyorsun?" diye bağırdı bu sefer. Kafam güzel tezgahın önüne kadar geldim ve "ekmek" diyebildim sadece.
Ekmeği sardı koydu önüme. Tezgaha bir lira fırlattım, alıp kasaya attı. Ben ise dik dik ona bakıyordum.
"Yine ne var?" dedi.
"Bana bak Haydar efendi, bugüne kadar yeterince sömürdün beni. Ama bundan sonra izin vermiycem. Şimdi hemen paramın üstünü veriyorsun."
Konuşmamda çok kararlıydım. Derken;
"Ekmek bir lira" deyiverdi.
Şarap şişesi elimden düştü, bir anda ayıldım. Başım öne eğildi "ekmek o kadar oldu mu yahu?" diyerek bakkaldan uzaklaştım.
Son iki senedir hayatımdaki bakkal problemlerinin en büyüğünü yaşamaktayım. Çünkü bu sefer bakkalımın benimle problemi var ve ben nedenini çözemiyorum. Evden çıkıyorum, sağa dönüp sokağın başına gidiyorum ve işte karşımda azılı düşmanım: Haydar.
Bazen dükkana girmek zorunda kalırım ve içerde Haydar'ın arkadaşları bira içiyor olur. Herkes şen şakrak, kahkahalar havada uçuşurken ben girdiğim anda ölüm sessizliği hakim olur bakkala.
Haydar beni her seferinde "bir daha bu dükkana gelmeyeceksin demedim mi sana?" bakışıyla karşılar. Ben de mahçup bir şekilde boynumu eğer, "şurdan iki ekmek alır mısınız?" derim. Parasını verip, hırsızlık mahçubiyeti yaşayabileceğiniz tek yerdir burası.
Bazen içimden dükkana girip "Haydar sen nasıl bir ruh hastasısın?" demek gelir fakat tam dükkana girecekken açık olan kapı sanki yüzüme çarpar. Bu yüzüme çarpan tamamen Haydar'ın negatif enerjisidir.
Bazense dükkana girerim, yine yüzü asılır "yine ne var?" der gibi bakar, paramın üstünü gelişigüzel önüme fırlatır. Para üstünün eksik olduğunu görürüm fakat bunu söyleyecek cesaretim olmadığından biraz yüzüne bakarım dik dik, ardından dükkandan çıkarım.
Haydar benim sokağımın tam köşesinde, mahallenin serserisi gibi yaşıyor. Uzaktaki bakkala kendimi alıştırsam da elimde cola şişesiyle onun dükkanının önünden geçmek zorunda kalıyorum her seferinde. Çoğunlukla da göz göze geldiğimizde elimdekini saklayacak yer arıyorum.
Çünkü Haydar, dükkanına girmemden hoşnut olmasa da girmememden ayrıca hoşnut olmuyordu.
Elimde iki litre cola var ve Haydar her an beni yakalayabilir. Tam biriyle gülüşürken kafasını bir anda olduğum yöne çeviriyor ve bakışları sertleşiyor. O anda yerimde olsanız elinizden colayı fırlatıp başka bir yöne doğru kaçarsınız. "Vay demek benden cola almıyorsun" lafını duyma riskini alarak önünden titreye titreye geçiyorum çünkü colaya kıyamıyorum.
Orta boylu, sıska bir adam Haydar. Hani dövsen dövülür fakat insan sırf surat yaptığı için dövülmez ya. İşte bu yüzden birbirimize kötü kötü bakmakla yetiniyoruz.
Fakat artık dermanım kalmadı. Her sabah ekmek almak için iki yüz metre yürümek hiç de akıl karı değil. Bu sorunu çözmek için Haydar'ın karşısına geçmem gerekiyordu.
O gece saat iki sularında içmeye başladım. Sokakta şarabımı açtım, Haydar'ın dükkana gelmesini bekliyordum.
Bakkalın önünde naralar atmaya başladığımda ise henüz saat dörttü. Fakat Haydar'ın bu olanlardan haberi yoktu. "Tek istediğim bir güleryüz lan" diye bağırıyordum. Kadınlar başımdan aşağı kovayla su, erkekler saksıdan toprak, küçük çocuklar kağıttan uçak atıyordu. Sabah altıya kadar sokakta bağrınıp durdum. Derken karşıdan Haydar göründü. Bütün sevimsizliğiyle üstüme yürüdü, ben ise elimde bitmiş şarap şişesiyle bekliyordum.
Geldi, dükkanı açtı. Ben de dükkana peşinden girdim, gofretlere bakıyordum. "Ne var ne istiyorsun?" dedi. Cevap vermedim, dükkanın içinde elimde şarap şişesiyle deli gibi dolanmaya devam ettim. O da tezgahın arkasında kendince bir şeyler yapıyordu. Sıradan dükkandaki malları kurcalıyor adeta Haydar'ın sabrını sınıyordum. Haydar delirmek üzereydi. Zaten suratsız olan adam bir kat daha suratsızlaşmıştı.
![]() |
| Yazıda bahsi geçen bir lira arkalı önlü olarak. |
Sesini yükseltip, daha kızgın bir ifadeyle "ne istiyorsun?" diye bağırdı bu sefer. Kafam güzel tezgahın önüne kadar geldim ve "ekmek" diyebildim sadece.
Ekmeği sardı koydu önüme. Tezgaha bir lira fırlattım, alıp kasaya attı. Ben ise dik dik ona bakıyordum.
"Yine ne var?" dedi.
"Bana bak Haydar efendi, bugüne kadar yeterince sömürdün beni. Ama bundan sonra izin vermiycem. Şimdi hemen paramın üstünü veriyorsun."
Konuşmamda çok kararlıydım. Derken;
"Ekmek bir lira" deyiverdi.
Şarap şişesi elimden düştü, bir anda ayıldım. Başım öne eğildi "ekmek o kadar oldu mu yahu?" diyerek bakkaldan uzaklaştım.


Çok eğlenceliydi yahu...Çocukken bizim köyde ki rakip bakkalları anımsattı bana.
YanıtlaSilo bakkalın içine girsen eğlence kavramını kaybederdin sevgili adsız.
SilAdresini verirsen Haydar abiyi görmek isterim.
YanıtlaSilkadıköyde camiinin oraya gel "haydaaar" diye bağır üç kere o seni bulur
Sil