"Şimdi incecik bir sigara sarsam, yanına da sütlü kahve yaparım. Sigara çok ince gelirse bir tane daha sararım" diye içimden geçiriyordum. Yaklaşık bir saat olmuştu müzik yapmaya başlayalı. Sadece kafamdaki programa sadık kalabilmek için son parçaya başlamışken, nikotin isteğim had safhaya varmıştı. Parmaklarım ezbere notaları dizerken ben hiç müzikal bir bilinç taşımıyor, sadece beş dakika sonra içeceğim sigaranın hayalini kuruyordum. Çaldığım parçayı ister istemez tütüne ithaf ediyordum.
Derken mekanın önünden Hüsnü'nün geçtiğini gördüm. Üzerinde Fenerbahçe formasıyla Kadıköy'de amaçsız gezinen Hüsnü, o anda görmek isteyeceğim en son kişiydi. Onunla tek ortak noktamız gitarist olmamızdı. Bundan yıllar öncesinde bir konserde tanıştığım Hüsnü'yle o günden beri her karşılaşmamız benim için ayrı bir ızdırap olmuştu.
Sokaktan geçerken dönüp içeri baktı. Göz göze geldiğimizde ayıp olmasın diye selamladım. Hüsnü beni gördüğüne çok sevinmiş gibi yapıp içeri daldı fakat aslında hiç tanımadığı bir gitaristi de görse sırf sohbetiyle acı çektirmek için içeri girebilirdi. Çaldığım parçanın ortasındaydım ki önüme kadar gelip dikildi. Kısa boyu, uzun saçı, içeri çökük yanaları ve beş bıçaklı jiletle dahi tıraş olsa yok olmayan gri yüzüyle iki adım ötemde duruyordu.
"Naber abi?" dedi parçanın bitmesini beklemeden.
"İyiyim, senden naber?" dedim.
"İyiyim, maçı izlemeye gittim. Arkadaşlar gelecekti ama sattılar" derken ileri geri sallanıyor, üzerime düşecek gibi oluyordu. Ağzından gelen buram buram alkol kokusu midemi ağzıma getirmişti. Arkadaşlarına da hak veriyordum, Hüsnü tamamen umursanmaması için yaratılmış bir varlıktı.
Çalarken konuşmakta biraz zorlanıyordum fakat saygısızlıkta sınır tanımayan Hüsnü bir türlü önümden çekilmiyor, sürekli kendisiyle konuşmamı bekliyordu.
"Maç...kaç...kaç?" diyebildim sırf konuşmuş olmak için.
"Bir sıfır yendik" dedi.
"Hıı hıı" diye mırıldandım.
O sırada parçayı bitirmiştim. Sigara için deliriyordum fakat bu kadar keyifli bi anı Hüsnü'yle birlikte yaşamak istemediğimden, onu bir an önce başımdan savmanın yollarına baktım. Son beş dakikadır ona selam verirken yaptığım insanlığa lanet ediyordum.
Repertuarımın yazılı olduğu kağıdı aldı ayağımın altından, şöyle bir göz attıktan sonra aradan bazı parçaları gösterip kendisinin de aynılarını çaldığını anlattı.
"Anladım Hüsnü, ben de burda çalıyorum işte, şimdi de ara verdim" dedim uzaklaşmasını bekleyerek fakat umursamadan konuşmaya devam etti.
Fakat ortada elle tutulur bir sohbet de yoktu. Tahmini her iki dakikada bir "ee abi başka napıyorsun?" diyor ve topu bana atıyordu. Her seferinde "gitar çalışıyorum napayım" cevabını almaktan sıkılmazcasına soymaya devam ediyordu.
Sadece bir seferinde "sen napıyorsun peki Hüsnü" diye sordum karşı atak olarak.
"Napayım abi gitar çalışıyorum işte" dedi. Bu kadar sıkıcı iki gitaristin karşılaşması bile yasaklanmalıydı.
"Bu sene gitar yarışması var Bulgaristan'da, katılsana sen de" derken tükürükleri balon balon dişlerinin arasından fışkırıyordu. Kafasını güçlükle dik tutarak, genelde öne doğru devrilirken gözlerini alabildiğine yukarı dikip gözüme bakmaya çalışıyordu.
"Sen şurdan bir gitsen, inan bana dünyanın öbür ucuna yarışmaya giderim" diye geçirdim içimden.
Sigarasızlık beni benden almış fakat direniyordum. İkinci yarıya geçmeme beş dakika kalmış, Hüsnü önümden ayrılmıyor, neler yaptığımı sorup duruyordu. Keşke bu yaptığı resmi bir suç sayılsaydı da polis çağırıp Hüsnü'yü karşımdan aldırtabilseydim.
Halbuki Hüsnü gelmiş geçmiş suçluların en azılısıydı: Zaman gaspçısı, keyif katili, beyin tacizcisi.
Hüsnü'ye zamanımın geldiğini söyledim, inanılmaz bir anlayış göstererek, hemen gitmeye karar verdi. Bir yandan uzaklaşmasını izlerken sigarasızlığımı boşverip, Hüsnü'süzlüğe çalmıştım ilk parçamı.
Derken mekanın önünden Hüsnü'nün geçtiğini gördüm. Üzerinde Fenerbahçe formasıyla Kadıköy'de amaçsız gezinen Hüsnü, o anda görmek isteyeceğim en son kişiydi. Onunla tek ortak noktamız gitarist olmamızdı. Bundan yıllar öncesinde bir konserde tanıştığım Hüsnü'yle o günden beri her karşılaşmamız benim için ayrı bir ızdırap olmuştu.
Sokaktan geçerken dönüp içeri baktı. Göz göze geldiğimizde ayıp olmasın diye selamladım. Hüsnü beni gördüğüne çok sevinmiş gibi yapıp içeri daldı fakat aslında hiç tanımadığı bir gitaristi de görse sırf sohbetiyle acı çektirmek için içeri girebilirdi. Çaldığım parçanın ortasındaydım ki önüme kadar gelip dikildi. Kısa boyu, uzun saçı, içeri çökük yanaları ve beş bıçaklı jiletle dahi tıraş olsa yok olmayan gri yüzüyle iki adım ötemde duruyordu.
"Naber abi?" dedi parçanın bitmesini beklemeden.
"İyiyim, senden naber?" dedim.
"İyiyim, maçı izlemeye gittim. Arkadaşlar gelecekti ama sattılar" derken ileri geri sallanıyor, üzerime düşecek gibi oluyordu. Ağzından gelen buram buram alkol kokusu midemi ağzıma getirmişti. Arkadaşlarına da hak veriyordum, Hüsnü tamamen umursanmaması için yaratılmış bir varlıktı.
Çalarken konuşmakta biraz zorlanıyordum fakat saygısızlıkta sınır tanımayan Hüsnü bir türlü önümden çekilmiyor, sürekli kendisiyle konuşmamı bekliyordu.
"Maç...kaç...kaç?" diyebildim sırf konuşmuş olmak için.
"Bir sıfır yendik" dedi.
"Hıı hıı" diye mırıldandım.
O sırada parçayı bitirmiştim. Sigara için deliriyordum fakat bu kadar keyifli bi anı Hüsnü'yle birlikte yaşamak istemediğimden, onu bir an önce başımdan savmanın yollarına baktım. Son beş dakikadır ona selam verirken yaptığım insanlığa lanet ediyordum.
Repertuarımın yazılı olduğu kağıdı aldı ayağımın altından, şöyle bir göz attıktan sonra aradan bazı parçaları gösterip kendisinin de aynılarını çaldığını anlattı.
"Anladım Hüsnü, ben de burda çalıyorum işte, şimdi de ara verdim" dedim uzaklaşmasını bekleyerek fakat umursamadan konuşmaya devam etti.
Fakat ortada elle tutulur bir sohbet de yoktu. Tahmini her iki dakikada bir "ee abi başka napıyorsun?" diyor ve topu bana atıyordu. Her seferinde "gitar çalışıyorum napayım" cevabını almaktan sıkılmazcasına soymaya devam ediyordu.
Sadece bir seferinde "sen napıyorsun peki Hüsnü" diye sordum karşı atak olarak.
"Napayım abi gitar çalışıyorum işte" dedi. Bu kadar sıkıcı iki gitaristin karşılaşması bile yasaklanmalıydı.
"Bu sene gitar yarışması var Bulgaristan'da, katılsana sen de" derken tükürükleri balon balon dişlerinin arasından fışkırıyordu. Kafasını güçlükle dik tutarak, genelde öne doğru devrilirken gözlerini alabildiğine yukarı dikip gözüme bakmaya çalışıyordu.
"Sen şurdan bir gitsen, inan bana dünyanın öbür ucuna yarışmaya giderim" diye geçirdim içimden.
Sigarasızlık beni benden almış fakat direniyordum. İkinci yarıya geçmeme beş dakika kalmış, Hüsnü önümden ayrılmıyor, neler yaptığımı sorup duruyordu. Keşke bu yaptığı resmi bir suç sayılsaydı da polis çağırıp Hüsnü'yü karşımdan aldırtabilseydim.
Halbuki Hüsnü gelmiş geçmiş suçluların en azılısıydı: Zaman gaspçısı, keyif katili, beyin tacizcisi.
Hüsnü'ye zamanımın geldiğini söyledim, inanılmaz bir anlayış göstererek, hemen gitmeye karar verdi. Bir yandan uzaklaşmasını izlerken sigarasızlığımı boşverip, Hüsnü'süzlüğe çalmıştım ilk parçamı.

Yorumlar
Yorum Gönder