Buz gibi bir Kadıköy gecesinde, onlarca insan barın önünde bir ısıtıcının etrafında toplanmış sigaralarını tüttürürken, o ısıtıcıya bir adım daha yakın durabilmek için önündekinin sigarasının bitmesini bekleyenler ve sigarası bitip hala ısınmaya devam edenler, muazzam bir uğultu içinde samimiyetsiz bir mutluluk tablosu sergiliyordu.
Kadıköy'ün bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar güzel diye nitelenebilen barlarından biriydi burası. Hatta "eğlence" dendiği zaman akla ilk gelen yerdi.
Ne eğlence ama!
Sahnede on beş sene önce bütün popülaritesini yitirmemiş olması şaşırtan bir grup, kolonları patlatmak pahasına enstrumanlarına yüklenip yırtınırken, seyirciler coştukça coşuyordu. Erkekler ya çok eğlendiklerinden ya da kendilerini göstermeye çalıştıklarından bağrına bağrına parçalara eşlik ederken, bir yandan da barda buldukları yalnız kızlara yanaşıp reddediliyordu. Fakat bu reddedilme kesinlikle onları yıldırmıyor, bir sonraki boştakine yanaşarak tekrar şanslarını deniyorlardı. O kadar ilkel görünüyorlardı ki ara sıra asla tanışmayı bile beceremediği kadınlar için birbiriyle dalaşacak gibi oluyorlardı.
Kadınlar ise yalnızlarının sayısı çok düşük olmakla birlikte, bu mekana ne eğlenmek ne de çiftleşmek için gelmiş gibiydi. Onlar sadece orda durmak için gelmişlerdi. Uğurlarına gerçekleştirilen bu tartışmalar zerre kadar umurlarında bile değildi. Zaten bilinçaltında cinsellik barındıran bu reziller ne kadar önemsenebilirdi ki?
Barın içinde bira doldururken, sanki dünyanın en önemli görevini yüklenmiş bilge bir kişilik havasına bürünmüş barmen duruyordu. Bira bardağıyla musluk çekiliyor, biranın birazı sadece onun üstün insan havasının vergisiymiş gibi boşa akıyor, sonra bardağa, hemen ardından birazı daha boşluğa dökülüren dolu bardakla beraber musluk kapanıyordu. O, beş metrekarelik dünyasından dışarı "tapın bana! Size bira veriyorum sefiller!" diye bağırmak istiyordu.
Barın hemen arkasında bir ayna vardı. İçki şişelerinin arasında yaklaşık otuz santimlik bir boşlukta kendime olanca sevimsizliğimle sırıtıyordum. Hiç de öyle neşeli olduğumdan değil, sadece çirkinliğimle iyice yüzleşebilmek için yapıyordum bunu.
Yaklaşık beş sene önce aynaya her baktığımda kendimi yakışıklı bulup mutlu olurdum. Sonrasında bir gün sakallarımın seyrek çıktığını fark ettim. Aslında büyük bir problem değildi ama buna yavaş yavaş kafayı takmaya başladım. Sonrasında bıyık bırakmayı denedim fakat ondan da bir türlü memnun kalmayınca kestim. "Bütün problem kıllarımla ilgili olmalı" diye düşünürken, aynada gözlerimin birinin daha küçük olduğunu fark ettim. Ya da sadece yanılıyordum. Fakat gün geçtikçe daha çirkinleşiyor veya her zaman olan bir şeyi yeni yeni fark ediyordum. En sonunda bir gün aynada bütün çirkinliğime karşı gülümsedim. Sağ yanağım sanki diğerine göre daha şişkindi. Çirkinin teki miydim yoksa bir asimetri harikası mı? Sanki beynime bundan beş sene önce girmiş bir virüs beni kendimden soğutmaya çalışıyordu.
Son birkaç aydır her cumartesi gecesi bu mekana gelip barda tek başıma içiyor, kimseyle muhabbet etmeden çıkıyordum. Zaten hiçbirisiyle içimden konuşmak da gelmiyordu. Yalnızca bir seferinde mekanın işletmecisi yanıma oturup "her hafta burdasın ama hiç eğlenmiyorsun, mekanı çok seviyorsun herhalde" dedi. O gürültünün içinde sesimi duyurabilmek için iyice yanaşıp, olanca gücümle "hayır, ben çok eğleniyorum" derken kulağının içine bütün tükürüğümü püskürttüm. Halbuki gerçekten eğlenmek isteseydim evimden hiç çıkmazdım.
Yalnızlık, tıpkı diğerleri gibi zaman zaman kendinden tiksindirse de, kurtulunması zor ve gittikçe şiddeti artan bir bağımlılıktı. İşte bu gittikçe artan doz, evde tek başına yaşamaktansa, bu itici kalabalığın içine, sadece cumartesi geceleri tadılan gerçek bir yalnızlığa itmeye başlamıştı beni.
Grup yine o meşhur korkunç şarkılardan birini çalmaya başladı. Hemen iki metre kadar sağımda duran bir kız avaz avaz bağırarak parçaya eşlik ediyordu. O iğrenç sesiyle kendini iyice duyurabilmek için kafasını öne, kollarını arkaya doğru atmış iyice yırtınıyordu. Koyu kumral saçları, düzgün bir burnu, görebildiğim kadarıyla sağ yanağında da bir gamzesi vardı. Biraz daha bağrındıktan sonra sağına dönüp bana baktı. Susmasını işaret ettim kabaca.
Yaptığım hareket hoşuna gitti, gülümseyip yanıma geldi. Yüzünü bana dönmesiyle diğer yanağında da gamze olduğunu görebildim.
"Ben seni nerden tanıyorum" diye sordu.
"Konservatuvar" dedim kendimden emin bir şekilde. Açıkçası aklıma gelen ilk yeri sallamıştım.
"Aaa doğru ya!" diye gülümsedi. Aslında yüzünde sürekli tatlı bir tebessüm vardı. Sanki yaşadığı her şeyden ayrı bir haz alıyordu.
"İsmin neydi bu arada?" diye sordum sanki iki gün öncesinde unutmuşum gibi.
"B. senin?"
"Ben de E. Böyle bir ismi nasıl olmuş da unutmuşum"
Yine güldü. "Evet seninki de çok kolaymış. Niye dans etmiyorsun?"
"Niye oturmuyorsun?" dedim yanımdaki boş tabureyi göstererek.
"Ben eğlenmeye geldim çünkü."
"Yanımda dans et böylece ikimiz de eğlenebiliriz."
Uzunca bir süre muhabbet ettik. Çok da iyi anlaşmıştık. Derken bir parçanın bitiminde bana yaslanıp yüzünü göğsüme kapadı. Ben de saçlarını okşadım ister istemez. Bir süre öylece kaldık. Birine bu kadar içten sarılmayalı ne kadar zaman geçtiğini anımsayamıyordum. Biraz eğilip saçını kokladığımda içime çektiğim sadece gözlerimi doldurmaya yetti. Kafasını göğsümden kaldırıp gözlerimin içine baktı ama ilk kez gülümsemiyordu. Bakışlarında ayrı bir ciddiyet oluşmuştu.
"Burdan sonra ne yapacaksın?" diye sordu.
"Evime giderim."
"İstersen bana gelebilirsin ama bir şey yapmayız."
"Ne yapmayız mesela?"
"Seks mesela."
Neredeyse kendimi saf rolüne iyiden iyiye kaptırıp "seks ne demek?" diye soracaktım. "Gelirim, benim için sorun yok" diye yalan söyledim. Başımı aşağı eğip onu da kendimi yanaştırdım ve dudaklarımız birleşti.
Gecenin üçüydü.
Evlerin hiçbirinde ışık yanmıyor, lambaları kırılmış sokak karanlığa bürünmüştü. Köşesinde iki tane köpek saldırılacak insana aç hırıldarken, sokağa giren taksinin farları havlanmayacak gibi değildi. Taksici dışarı uzanıp belli belirsiz küfrettikten sonra köpekler sokağın köşesine geri kaçtı. Kapı açıldı, bir kadınla bir erkek indi. Birbirlerine sarılmaları ya aşırı soğuktan ya da sevgidendi. Apartmandan içeri girdiler, taksi uzaklaştı. Sokak karardı.
DEVAM EDECEK
Kadıköy'ün bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar güzel diye nitelenebilen barlarından biriydi burası. Hatta "eğlence" dendiği zaman akla ilk gelen yerdi.
Ne eğlence ama!
Sahnede on beş sene önce bütün popülaritesini yitirmemiş olması şaşırtan bir grup, kolonları patlatmak pahasına enstrumanlarına yüklenip yırtınırken, seyirciler coştukça coşuyordu. Erkekler ya çok eğlendiklerinden ya da kendilerini göstermeye çalıştıklarından bağrına bağrına parçalara eşlik ederken, bir yandan da barda buldukları yalnız kızlara yanaşıp reddediliyordu. Fakat bu reddedilme kesinlikle onları yıldırmıyor, bir sonraki boştakine yanaşarak tekrar şanslarını deniyorlardı. O kadar ilkel görünüyorlardı ki ara sıra asla tanışmayı bile beceremediği kadınlar için birbiriyle dalaşacak gibi oluyorlardı.
Kadınlar ise yalnızlarının sayısı çok düşük olmakla birlikte, bu mekana ne eğlenmek ne de çiftleşmek için gelmiş gibiydi. Onlar sadece orda durmak için gelmişlerdi. Uğurlarına gerçekleştirilen bu tartışmalar zerre kadar umurlarında bile değildi. Zaten bilinçaltında cinsellik barındıran bu reziller ne kadar önemsenebilirdi ki?
Barın içinde bira doldururken, sanki dünyanın en önemli görevini yüklenmiş bilge bir kişilik havasına bürünmüş barmen duruyordu. Bira bardağıyla musluk çekiliyor, biranın birazı sadece onun üstün insan havasının vergisiymiş gibi boşa akıyor, sonra bardağa, hemen ardından birazı daha boşluğa dökülüren dolu bardakla beraber musluk kapanıyordu. O, beş metrekarelik dünyasından dışarı "tapın bana! Size bira veriyorum sefiller!" diye bağırmak istiyordu.
Barın hemen arkasında bir ayna vardı. İçki şişelerinin arasında yaklaşık otuz santimlik bir boşlukta kendime olanca sevimsizliğimle sırıtıyordum. Hiç de öyle neşeli olduğumdan değil, sadece çirkinliğimle iyice yüzleşebilmek için yapıyordum bunu.
Yaklaşık beş sene önce aynaya her baktığımda kendimi yakışıklı bulup mutlu olurdum. Sonrasında bir gün sakallarımın seyrek çıktığını fark ettim. Aslında büyük bir problem değildi ama buna yavaş yavaş kafayı takmaya başladım. Sonrasında bıyık bırakmayı denedim fakat ondan da bir türlü memnun kalmayınca kestim. "Bütün problem kıllarımla ilgili olmalı" diye düşünürken, aynada gözlerimin birinin daha küçük olduğunu fark ettim. Ya da sadece yanılıyordum. Fakat gün geçtikçe daha çirkinleşiyor veya her zaman olan bir şeyi yeni yeni fark ediyordum. En sonunda bir gün aynada bütün çirkinliğime karşı gülümsedim. Sağ yanağım sanki diğerine göre daha şişkindi. Çirkinin teki miydim yoksa bir asimetri harikası mı? Sanki beynime bundan beş sene önce girmiş bir virüs beni kendimden soğutmaya çalışıyordu.
Son birkaç aydır her cumartesi gecesi bu mekana gelip barda tek başıma içiyor, kimseyle muhabbet etmeden çıkıyordum. Zaten hiçbirisiyle içimden konuşmak da gelmiyordu. Yalnızca bir seferinde mekanın işletmecisi yanıma oturup "her hafta burdasın ama hiç eğlenmiyorsun, mekanı çok seviyorsun herhalde" dedi. O gürültünün içinde sesimi duyurabilmek için iyice yanaşıp, olanca gücümle "hayır, ben çok eğleniyorum" derken kulağının içine bütün tükürüğümü püskürttüm. Halbuki gerçekten eğlenmek isteseydim evimden hiç çıkmazdım.
Yalnızlık, tıpkı diğerleri gibi zaman zaman kendinden tiksindirse de, kurtulunması zor ve gittikçe şiddeti artan bir bağımlılıktı. İşte bu gittikçe artan doz, evde tek başına yaşamaktansa, bu itici kalabalığın içine, sadece cumartesi geceleri tadılan gerçek bir yalnızlığa itmeye başlamıştı beni.
Grup yine o meşhur korkunç şarkılardan birini çalmaya başladı. Hemen iki metre kadar sağımda duran bir kız avaz avaz bağırarak parçaya eşlik ediyordu. O iğrenç sesiyle kendini iyice duyurabilmek için kafasını öne, kollarını arkaya doğru atmış iyice yırtınıyordu. Koyu kumral saçları, düzgün bir burnu, görebildiğim kadarıyla sağ yanağında da bir gamzesi vardı. Biraz daha bağrındıktan sonra sağına dönüp bana baktı. Susmasını işaret ettim kabaca.
Yaptığım hareket hoşuna gitti, gülümseyip yanıma geldi. Yüzünü bana dönmesiyle diğer yanağında da gamze olduğunu görebildim.
"Ben seni nerden tanıyorum" diye sordu.
"Konservatuvar" dedim kendimden emin bir şekilde. Açıkçası aklıma gelen ilk yeri sallamıştım.
"Aaa doğru ya!" diye gülümsedi. Aslında yüzünde sürekli tatlı bir tebessüm vardı. Sanki yaşadığı her şeyden ayrı bir haz alıyordu.
"İsmin neydi bu arada?" diye sordum sanki iki gün öncesinde unutmuşum gibi.
"B. senin?"
"Ben de E. Böyle bir ismi nasıl olmuş da unutmuşum"
Yine güldü. "Evet seninki de çok kolaymış. Niye dans etmiyorsun?"
"Niye oturmuyorsun?" dedim yanımdaki boş tabureyi göstererek.
"Ben eğlenmeye geldim çünkü."
"Yanımda dans et böylece ikimiz de eğlenebiliriz."
Uzunca bir süre muhabbet ettik. Çok da iyi anlaşmıştık. Derken bir parçanın bitiminde bana yaslanıp yüzünü göğsüme kapadı. Ben de saçlarını okşadım ister istemez. Bir süre öylece kaldık. Birine bu kadar içten sarılmayalı ne kadar zaman geçtiğini anımsayamıyordum. Biraz eğilip saçını kokladığımda içime çektiğim sadece gözlerimi doldurmaya yetti. Kafasını göğsümden kaldırıp gözlerimin içine baktı ama ilk kez gülümsemiyordu. Bakışlarında ayrı bir ciddiyet oluşmuştu.
"Burdan sonra ne yapacaksın?" diye sordu.
"Evime giderim."
"İstersen bana gelebilirsin ama bir şey yapmayız."
"Ne yapmayız mesela?"
"Seks mesela."
Neredeyse kendimi saf rolüne iyiden iyiye kaptırıp "seks ne demek?" diye soracaktım. "Gelirim, benim için sorun yok" diye yalan söyledim. Başımı aşağı eğip onu da kendimi yanaştırdım ve dudaklarımız birleşti.
Gecenin üçüydü.
Evlerin hiçbirinde ışık yanmıyor, lambaları kırılmış sokak karanlığa bürünmüştü. Köşesinde iki tane köpek saldırılacak insana aç hırıldarken, sokağa giren taksinin farları havlanmayacak gibi değildi. Taksici dışarı uzanıp belli belirsiz küfrettikten sonra köpekler sokağın köşesine geri kaçtı. Kapı açıldı, bir kadınla bir erkek indi. Birbirlerine sarılmaları ya aşırı soğuktan ya da sevgidendi. Apartmandan içeri girdiler, taksi uzaklaştı. Sokak karardı.
DEVAM EDECEK

vu-huuuuuuu
YanıtlaSil"Halbuki gerçekten eğlenmek isteseydim evimden hiç çıkmazdım" ne kadar güzel özetliyor
YanıtlaSilhayatın bir bölümünü. yau beğensenize lan façe boktan pek güzel harika diyonuz şu butona da bassanıza. Müzikisyenin alkışına eş değer bu yazar için.
"like" yazarın afyonudur.
YanıtlaSilDevamını beklemekteyiz efenimmm...
YanıtlaSiliyiymiş
YanıtlaSilBlogunu yeni keşfetmiş biri olarak, lütfen yazmayı bırakma!
YanıtlaSilbilmiyorum nereden yazarım, ulaşırım ama mükemmel mükemmel mükemmel!!!
YanıtlaSilyakında kendimi toparlayıp tekrar yazmaya başlayabilirim sanırım. yorumlarınız için teşekkür ederim.
YanıtlaSilYazmayı sen bırakmazsan yazmak seni asla bırakmaz! öyle ki sadıktır kalem, kağıt, mürekkep. Sadık olunmayacak gibi de değilsin gerçi :) Eline sağlık.
YanıtlaSilbu kadar olumlu eleştiri gelmesi beni yeniden cesaretlendiriyor. eski yazılarımda olduğu gibi mizah içerikli olacak yazarsam. teşekkür ederim.
SilKesinlikle yazmaya devam etmelisiniz.. Bekliyoruz..
SilGüzel yazı olmuş tebrik ederim :)
YanıtlaSilKendi bloğuma da beklerim saygılar . http://aybatomer.blogspot.com.tr
hey maşallah be, lokomotif gibi, fabrika gibisin, sekiz ayda bir bakıyorum hala yeni yazı yok.
YanıtlaSilAlelade; daima bir yerlerde, bir şekilde gördüğümüz ayrıntılar bu kadar güzel anlatılırdı. Gerçekten güzel bir yazı, tebrikler :)
YanıtlaSilŞu yorumu blogun başlığını görmeden yapmıştım. Ve iddianız buymuş, ulaşmışsınız da. Çok tebrik ederim yeniden.
YanıtlaSilTeşekkür ederim ilginizden dolayı.
SilTEBRİKLER KUTLARIM
YanıtlaSilkardeş kesene bereket zihnine ilham devammm
YanıtlaSilSen 1 asimetri harikasısın
YanıtlaSil