O kadar emindim ki içersinin boş olduğuna, kapıya varır varmaz abanıverdim. Fakat duvar gibi sabitlenmiş kapı beni geri itiverdi. Kapıya yüklenirken kendimi işeyeceğime öylesine inandırmıştım ki çişim üç katına çıktı bir anda.
Üstünden iki dakika kadar geçmişti ve hala çıkmıyordu içerdeki. "Koskoca mekanda nasıl olur da bir tane tuvalet olur" diye düşündüm kendi kendime. Şimdiden olacakları seziyordum. İçerdeki ne zaman girdiği belli olmayan şahıs, belki bir belki on dakika sonra çıkacaktı. İki dakikaya kadar yanıma başkaları gelecek ve arkamda kuyruk oluşacaktı. Ve bundan sonrası tam bir sessiz felakete dönüşmeye başlayacaktı.
Sırayla kuyruğa eklenen herkes bana parmağıyla tuvaletin kapısını işaret ederek fakat hiç ses çıkartmadan "dolu mu?" diye ağzını oynatacaktı. Ben de "naparsın, bazen uzun sürebiliyor işte" demek ister gibi kaşlarımı kaldırıp, yarım ağız gülümseyerek içerdekinin avukatlığına soyunacaktım. İçerdeki ise onu bütün çabamla onu savunuyor olmamdan habersiz bir şekilde belki de gazetesinin daha az sıkıcı bir sayfasını bulmaya çalışıyor olacaktı.
İyi de, burası onun evi değil ki. Nerden çıktı bu gazete şimdi?
Belki o anda bu düşünceyle kapıya en sert yumruğumla dört kere vurmam gerekecekti. Bu dört vuruşun birbirine yakın zamanlı ve dağınık bir ritim içinde vuruluyor olması, işin ciddiyetini kavrayıp içerden artık çıkması gerektiğini ve aynı zamanda yumruğun sahibinin dengesiz bir karakter olduğunu belirtiyor olacaktı. Fakat içerdekinin fiziksel yapısı hakkında hiçbir fikir sahibi olmamam ve tamamen rahatlamış olan onun karşısında çişini tutamayacak hale gelen beni ele alınca kapıya hiç dokunmamak en iyisi olacaktı.
Üzerinden iki dakika daha geçtikten sonra kuyruktakilerin sayısı iyice artacak ve içerdekinin dedikodusu başlayacaktı ister istemez. "Ne uzun sürdü arkadaş" diyecek birisi ve sonra diğerleri de başıyla onu onaylayacaktı. O saatten sonra benim bile onu savunasım kaçacaktı.
Ve sonunda beklenen an gelecek, kapı açılacak, içerden ağır bir bok kokusu yüzüme vuracaktı. Sıradaki ben olduğum için, kokunun büyük kısmını ciğerlerine doldurmakla yükümlü kişi ben olacaktım. İçerden çıkan mahçup bir bakışla az önce yaptıklarından ötürü benden af dileyecek ve ben de bunun tamamen önemsiz bir durum olduğunu hatta bok koklamaktan büyük bir keyif duyduğumu hissettirerek gülümseyecektim.
Fakat ortada bir terslik vardı. Yaklaşık on dakikadır kimse gelmiyordu kuyruğa. Uzakta duran üniformalı adama yaklaştım.
Burası bir kahveciyse üniformalı adamın ne işi vardı? Ben nerdeydim?
"Merhaba" dedim.
"Evet" dedi. Ki bu hiç sıcak bir başlangıç değildi. "Sizden hiç pozitif elektrik alamadım" diyecektim ki belinde duran silahı gözüme ilişti. Hemen bunu demekten vazgeçip konuya girdim.
"Burası kahveci mi?"
"Evet"
"Siz kahveci misiniz?"
"Hayır"
İki kelimeyle yaşayan adamı bulmuştum sonunda. Derdini onaylayabilecek kadar konuşabiliyordu. Belki sadece kafasını sallamakla da bu işi halledebilirdi.
Neyse ki çok geçmeden göğsündeki ÖZEL GÜVENLİK armasını görebildim.
"Konuyu çok uzatmak istemiyorum" dedim. Zaten istesem de uzatamazdım. Elimle tuvaleti gösterip "Kapıyı zorlamayı düşünüyorum. Beni korur musun?"
"Hayır"
"Ama herif iki saattir tuvaletten çıkmıyor" dedim ağlamaklı bir halde.
"Orası depo" dedi özel güvenlik. O anda, onun konuşabildiğine mi yoksa dayak yemeyeceğime mi sevinsem bilemeyerek işeyivermişim mutluluktan altıma.
Üstünden iki dakika kadar geçmişti ve hala çıkmıyordu içerdeki. "Koskoca mekanda nasıl olur da bir tane tuvalet olur" diye düşündüm kendi kendime. Şimdiden olacakları seziyordum. İçerdeki ne zaman girdiği belli olmayan şahıs, belki bir belki on dakika sonra çıkacaktı. İki dakikaya kadar yanıma başkaları gelecek ve arkamda kuyruk oluşacaktı. Ve bundan sonrası tam bir sessiz felakete dönüşmeye başlayacaktı.
Sırayla kuyruğa eklenen herkes bana parmağıyla tuvaletin kapısını işaret ederek fakat hiç ses çıkartmadan "dolu mu?" diye ağzını oynatacaktı. Ben de "naparsın, bazen uzun sürebiliyor işte" demek ister gibi kaşlarımı kaldırıp, yarım ağız gülümseyerek içerdekinin avukatlığına soyunacaktım. İçerdeki ise onu bütün çabamla onu savunuyor olmamdan habersiz bir şekilde belki de gazetesinin daha az sıkıcı bir sayfasını bulmaya çalışıyor olacaktı.
İyi de, burası onun evi değil ki. Nerden çıktı bu gazete şimdi?
Belki o anda bu düşünceyle kapıya en sert yumruğumla dört kere vurmam gerekecekti. Bu dört vuruşun birbirine yakın zamanlı ve dağınık bir ritim içinde vuruluyor olması, işin ciddiyetini kavrayıp içerden artık çıkması gerektiğini ve aynı zamanda yumruğun sahibinin dengesiz bir karakter olduğunu belirtiyor olacaktı. Fakat içerdekinin fiziksel yapısı hakkında hiçbir fikir sahibi olmamam ve tamamen rahatlamış olan onun karşısında çişini tutamayacak hale gelen beni ele alınca kapıya hiç dokunmamak en iyisi olacaktı.
Üzerinden iki dakika daha geçtikten sonra kuyruktakilerin sayısı iyice artacak ve içerdekinin dedikodusu başlayacaktı ister istemez. "Ne uzun sürdü arkadaş" diyecek birisi ve sonra diğerleri de başıyla onu onaylayacaktı. O saatten sonra benim bile onu savunasım kaçacaktı.
Ve sonunda beklenen an gelecek, kapı açılacak, içerden ağır bir bok kokusu yüzüme vuracaktı. Sıradaki ben olduğum için, kokunun büyük kısmını ciğerlerine doldurmakla yükümlü kişi ben olacaktım. İçerden çıkan mahçup bir bakışla az önce yaptıklarından ötürü benden af dileyecek ve ben de bunun tamamen önemsiz bir durum olduğunu hatta bok koklamaktan büyük bir keyif duyduğumu hissettirerek gülümseyecektim.
Fakat ortada bir terslik vardı. Yaklaşık on dakikadır kimse gelmiyordu kuyruğa. Uzakta duran üniformalı adama yaklaştım.
Burası bir kahveciyse üniformalı adamın ne işi vardı? Ben nerdeydim?
"Merhaba" dedim.
"Evet" dedi. Ki bu hiç sıcak bir başlangıç değildi. "Sizden hiç pozitif elektrik alamadım" diyecektim ki belinde duran silahı gözüme ilişti. Hemen bunu demekten vazgeçip konuya girdim.
"Burası kahveci mi?"
"Evet"
"Siz kahveci misiniz?"
"Hayır"
İki kelimeyle yaşayan adamı bulmuştum sonunda. Derdini onaylayabilecek kadar konuşabiliyordu. Belki sadece kafasını sallamakla da bu işi halledebilirdi.
Neyse ki çok geçmeden göğsündeki ÖZEL GÜVENLİK armasını görebildim.
"Konuyu çok uzatmak istemiyorum" dedim. Zaten istesem de uzatamazdım. Elimle tuvaleti gösterip "Kapıyı zorlamayı düşünüyorum. Beni korur musun?"
"Hayır"
"Ama herif iki saattir tuvaletten çıkmıyor" dedim ağlamaklı bir halde.
"Orası depo" dedi özel güvenlik. O anda, onun konuşabildiğine mi yoksa dayak yemeyeceğime mi sevinsem bilemeyerek işeyivermişim mutluluktan altıma.

Çok özlediniz mi lan beni?
YanıtlaSileveeett
Silyazsana lan ipne
SilAhaha sabah sabah güldürdün beni her kimsen
Silokurken altıma işedim
Silİnsanlık halleri diyelim:)))
SilÖncelikle yazıya burnumu sokma münasabetsizliğinde bulunacağımdan affınıza sığınıyorum ve
YanıtlaSil"Fakat içerdekinin fiziksel yapısı hakkında hiçbir fikir sahibi olmamam ve tamamen rahatlamış olan onun karşısında çişini tutamayacak hale gelen beni ele alınca kapıya hiç dokunmamak en iyisi olacaktı." değil de "Fakat içerdekinin fiziksel yapısı hakkında hiçbir fikir sahibi olmamamı ve tamamen rahatlamış olan onun karşısında çişini tutamayacak hale gelen beni ele alınca kapıya hiç dokunmamak en iyisi olacaktı." daha doğru bir cümle olacak sanki diyorum, umarım baltalı ilahlık yapmadım :)
Her neyse, yazmaya devam etmelisiniz :)
Bir harf eksik yazmışım desenize :)
YanıtlaSilTeşekkür ederim.
Afedersiniz öküz gibi bir yanıtla butonu varken, kullanmamam pek hoş pek güzel oldu evet :D:D
SilOlsun, bütün anonymouslar canınız ciğerinizdir bence :D Tabi şu an kendi yorumumu yanıtlamak suretiyle bir ilke daha imza atıyorum :D
atmamışım, neyse, öğreneceğim. :D
Sil:)
YanıtlaSil"ı" harfini eksik yazmışsınız :D
Rica eder, yazılarınızın devamını bekleriz efendim.
melankoli: bir sebahattin ali romanı eleştirisi
YanıtlaSilSabahattin Ali’nin uzun hikaye veya roman olarak adlandırılabilecek melankolik kitabı “Kürk Mantolu Madonna”, hala bir sanat merkezi olan Berlin’de geçmektedir. Yazarın gençliğinde Almanya’da aldığı 2 yıllık eğitim ve hikayenin geçtiği Berlin’in sanat dünyasına göndermelerindeki gerçeklik bizi yazarın kendi hayatından bir kesit ihtimalini gözönünde bulundurmaya itmektedir.
Roman, baş karakter Raif Efendi ortaya çıkınca varlığını roman sonuna kadar koruyan fakat hikayenin merkezinde yer almayan anlatıcıyla başlamaktadır. Arkasından kitaba adını veren resimle birlikte kadın karakterin hikayeye eklenmesiyla birlikte okuyucuyu romanın sonuna dek bağlayacak ustaca bir gizem yaratılır. Fakat yine de romanın tüm ağırlığı kendi dünyasında yaşayan Raif Efendi üzerindedir, onun perspektifinden anlatılan diğer karakterler tümüyle baş karakterin dünyasını anlatmaya yöneliktir. Bu açıdan bakıldığında romanı bir aşk hikayesinden çok, kişisel bir dramaturji olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Maria Puder, baş karakterin aşığı olarak romanda yer alsa da, onu Raif Efendi’nin bir ömür yaşadığı çaresizlik ve dramın habersiz/pasif yaratıcısı olarak tanımlamak gerekir.
Hikaye, okuyucuyu gizemin merakına bir kez dahil ettikten sonra hikayenin sonuna kadar sürüklemek üzerine kurulmuştur. Kimilerine göre sinema tarihinin en iyi eseri olarak görülen Orson Welles’in Yurttaş Kane adlı film, genç bir gazetecinin Kane’in vefat ettiğinde sarf ettiği bir sözcüğün anlamını çözme çabalarını konu edinmekte, Sabahattin Ali’nin romanından farklı olarak filmin sonunda izleyiciyi kendi başına bırakmaktadır. Hikayenin sonunda Yeşilçam filmlerini hatırlatan imkansız bir rastlantı bile, tüm hikaye boyunca ustaca işlenen dedektiflik unsurlarını örtememektedir.
Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı kitabında büyük bir çeşitlilik gösteren eleştiri kuramlarını a) sanatçıya dönük eleştiri, b) esere dönük eleştiri, c) okura yönelik eleştiri ve d) dış dünyaya ve topluma yönelik eleştiri olarak dört tip altında sıralamıştır. Bu dört eleştiri yöntemi de roman hakkında farklı analizler ortaya koymamızı sağlayacaktır. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin politik görüşü, aldığı eğitim, yaşadığı zorluklar ve hayatını geçirdiği dönemdeki Türkiye’nin şartları gözönüne alındığında, sanatçının hayatıyla ilişkilendirilerek analiz edilmelidir. İç dünyasında fırtınalar yaşayan bir insanın nasıl kabuğuna çekilip yıllarca sahibi olmadığı bir hayatı yaşadığını Sabahattin Ali’nin sözlerinden anlayabiliriz: “Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!… Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”. Roman bende, etrafımdaki her insanın keşfedilecek bir hayatı olabileceği ihtimalini var etmiştir. Toplumsal çevrenin “Raif Efendilerin” hayatlarını yaşamalarına izin vermemesini de topluma dönük bir eleştiri olarak not edebiliriz. Her gün “merhaba” deyip geçtiğimiz, yemek masasında sadece “Tuzu uzatır mısın?” dediğimiz kişinin kim olduğunu tanımak bizim elimizde, aksi taktirde romanı bitirdikten sonra hiç kimsenin hatırlamayacağı bir Mihriye Hanım, Necla, Cihat veya Vedat sizin seçiminiz olur.
İstanbul, 2014
ya güzel de bunu niye buraya yazdın
Silİçeridekine öyle acıdım ki. Neyseki depoymuş; Çok şükür.
YanıtlaSilTuvaletteki insanları rahat bırakın! İnsanlara özgürce kaka yapalme süresi ve hakkı verin.
Sabah sabah şu boktan meseleye kahkaha attırdın ya tebrik ediyorum :D
YanıtlaSilOkurken nedense yaşadığım bir olay geldi geldi gitti gözümün önüne.
Kısaca anlatmak gerekirse: yine tek tuvaletli bir cafe de tuvalet dolu mu diye bir kez kapıyı çaldım. İçeriden bir mırıltı gelince arada beklemeye başladım. Ama işi uzun sürünce arkadaşı da dayanamamış olacak ki koştu geldi; kapıyı yumrukladı; "hadi çıksana be" diye de bir güzel atarlandı. Sonra gitti. Kapı açılınca kızla gözgöze geldik. Ateş çıkıyordu gözlerinden. O anda arkadaşı yetişip durumu özetleyen o malum cümleyi kurmasa ben de çok boktan bir meseleye kurban gidecektim. Paylaşasım geldi nedense :)