Sakin bir gündü. Evimin karşısındaki inşaat izinli olduğundan sokağa derin bir sessizlik hakimdi. Evin camlarını sonuna kadar açarak bu sessizliğin tadını çıkartmaya karar verdim. "Bugün tam bir boş oturma günü" diye geçirdim içimden ve koltuktaki yerimi aldım. Ev püfür püfür esiyor ve ben koltuğa gittikçe daha fazla gömülüyordum. Bilgisayar ekranında gördüğüm bütün sayfaları dakika başı yenilerken, televizyonda çıkan yarım saatlik pazarlama reklamlarını değiştirmek için iki metre uzağımdaki kumandaya uzanmaya üşeniyordum.
Neyse ki sigaramı ve kül tablamı yakınıma almıştım. Kendini durmadan başa saran reklam beni daha çok sigaraya itiyordu. "Sadece 39 lira mı? Hem de 99 liradan mı düşmüş? Dur bir sigara daha yakayım."
Derken birkaç saat sonrasında kül tablam ağzına kadar dolmuş, artık söndürebileceğim bir nokta bulamaz, izmaritleri yakar hale gelmiştim. "Çok duman altı oldu, evi havalandırsam iyi olacak" diye düşündüğümde bütün camların açık olduğunu hatırladım. Evi havalandırmanın tek yolu benim dışarı çıkmamdı. Yarım saat kadar koltukta debelendikten sonra kendimi anca sokağa atabildim.
Nadir yaptığım bir eylem olarak, yazı yazmaya karar verdim. Kadıköy'de yavaş adımlarla ilerlerken telefonum çaldı, sipariş ettiğim mandolin kılıfı hazır, teslim edilmeyi bekliyordu. Derhal yazıyı unutup Tünel'e geçmem gerekiyordu. Adımlarımı hızlandırmam gerekti vapura yetişebilmek için.
Vapurdan indiğimde Karaköy çatalcısını gözüme kestirdim. "Dönüşte iyice acıkırım, o zaman yerim" diye geçirdim içimden. Yolda kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Gittim, sorunsuzca teslim aldım kılıfımı.
Tünel'den aşağı doğru yürürken solumda bir boyacının fırçasını düşürdüğünü fark ettim. Anlık içime doğan bir empati gücüyle ona yardım etmek istedim. Kaldı ki empati en hoşlanmadığım duygulardan biriydi.
Ayakkabı boyacılarıyla hiçbir zaman iyi bir ilişkim olmadı. Lise döneminde sürekli kendileri tarafından tehdit ediliyordum. Hatta bir keresinde arkadaşlarımızla toplu tehdit edilirken, on metre uzağımızda duran polise şikayet etmiştik bir tanesini. "Bir boyacıyla başa çıkamıyor musunuz?" diyerek bizi suçlu çıkarmayı başarmıştı.
O gün ilk kez tanışmıştım vahşi şehir kanunları ve boyacıların dokunulmazlığıyla.
Fakat bugün üzerinden yıllar geçmesinin de etkisiyle, bu kavgaya bir son vermek amacıyla "pardon, fırçanızı düşürdünüz!" diyerek bana yakışmayan bir insanlık gösterdim.
Döndü, fırçasını gördü, yüzüne derin bir mutluluk yayıldı. "Abi, Allah senden razı olsun" dedi. İşte ilk kez birine büyük bir iyilik yaptığımı hissediyordum. Bu empati ne de güzel şeymiş!
İki adım yürümemle birlikte boyacının sesini duydum. Arkamı döndüm, çömelmiş, önündeki tezgahını 'şap şap' tokatlayarak "abi gel" dedi. İşte o yıllara geri döndüm bir anda. 15 yıl ertelenmiş hesabın görülmesine ramak kalmıştı. Kaldı ki, dayak yemek için hala çok gençtim.
"Yok kardeş sağ ol" dedim nazikçe. Spor ayakkabılarımı göstererek "bunlar boyanmaz zaten" dedim.
"İyiliğinin karşılığını vermek istiyorum, korkma boyamam, sadece fırçalarım."
"Yalnız, ben para da vermem."
"Sorun yok, canın sağolsun, istemiyorum zaten."
Yemedim, ama kaçamıyordum. Parasızlığımı da belirtmiştim. Daha ne yapabilirdi ki? Dayak?
Direncim kırıldı, sol ayağımı tezgahın üzerine yerleştirdim, önümde çömelmiş fırçalamaya başladı. O kadar tepeden bakınca, çok rahatsız edici bir pozisyon olduğunu anladım. "Parasıyla değil mi? Fırçala köpek!" diyormuş gibi hissediyordum içten içe. Kaldı ki, parasıyla da değildi.
Boyacıların kendilerine yüksek ücreti hak görmelerinin sebebi, yaşattıkları bu vicdan azabı olabilir miydi?
Sonra, o, hayatta en hoşlanmadığım sosyalleşme sorusunu sordu.
"Ee abi, memleket nere?"
"Bura!"
Fırçalamayı bir anda durdurdu, kafasını kaldırıp dikkatlice suratımı süzdü. Hiç beklemediği bir yanıt almış olmalıydı.
"Ne demek bura?"
"Bildiğin İstanbul işte."
Sağ ayağımı işaret etti, fırçalanma sırası ondaydı.
"Sık mı geliyorsun İstanbul'a abi?"
"Lan oğlum ben burada yaşıyorum!"
"Abi, yanlış anlama da, hiç buralı gibi değil senin tipin."
Biliyordum, bu sorgu derinleştikçe, babam, dedem ve ailede kim varsa deşifre olacaktı. Onun için ısrarla aynı cevabı vermeye devam ediyordum. Amacı neydi? İstanbul'da doğumhane mi yoktu? Herkes dışardan mı göç ediyordu buraya? Yoksa kendine hemşehri mi üretme çabasındaydı?
"Birader, yormasana çocuğu. Memleket nere, söyle de bilelim. Saklanır mı böyle şey? Bak ben Mardinliyim mesela." diye konuya girdi yanımızda dikilen midyeci.
"Saklamıyorum lan" diyecektim ki boyacı atladı birden.
"Ben de Mardinliyim kardeş. Sen neresindensin?"
Ve böylece birbirlerini mahallelerine kadar eşelediler karşımda. Ben sadece konunun benden çıkmış olmasına seviniyordum.
Sonra midyeci uzaklaştı. Çocuk yine başıma kaldı. Bu ne bitmez fırçaydı!
"Evli misin abi?"
"Hayır."
"Allah gönlüne göre versin abimin. Ben evliyim, üç çocuk var, memlekete para götüreceğim."
"Sıçtık" diye geçirdim içimden.
"Yalnız, bende para yok" dedim.
"Canın sağolsun abim, yanlış anlama, ben dilenci değilim. Sadece emeğimin karşılığını alırım."
"Tamam, ama bende karşılığı yok."
"Ya, benim bebeler var şimdi memlekette biliyor musun? Elim boş gitmek istemem." Sürekli aynı şeyi tekrar ediyordu. Hiçbir yere kaçamıyordum, ayağım elindeydi.
Cüzdanımın bozuk para gözünü açtım.
"Abi ne yapıyorsun? Sen beni çok yanlış anladın" dedi.
1,75 lira gördüm gözde, küçük bozukluğu işe karıştırmamak için 1,50 olarak çıkarttım.
"Beş-on lira ver bari abi."
Belli bir tarifesi yoktu. Doğaçlama ücret alıyordu. Beş ile on lira arasında iki kat fark olduğunu biliyor muydu acaba?
"Valla bu kadar var hacı" diyerek elimi tekrar göze soktum ve son kalan 25 kuruşumu da ekledim.
Boyacıdan hızlı adımlarla uzaklaşırken, beni takip edip etmediğini döne döne kontrol ettim.
İskeleye ulaştığımda, vapuru saniyelerle kaçırdığımı fark ettim. Çok acıkmıştım. Tıpkı ilk geldiğimde planladığım gibi çatalcıya yanaştım, elimi cüzdanıma attım. Son nakitimi boyacıya verdiğimi hatırladım. Ayakkabılarıma baktım. Hiçbir değişiklik yoktu.
Bir sigara sardım iskelenin önünde.
Daha yirmi dakikam vardı sonraki vapura.
Yirmi dakika, ne boktan bir süreydi.
Bazen geçmiyordu.
Neyse ki sigaramı ve kül tablamı yakınıma almıştım. Kendini durmadan başa saran reklam beni daha çok sigaraya itiyordu. "Sadece 39 lira mı? Hem de 99 liradan mı düşmüş? Dur bir sigara daha yakayım."
Derken birkaç saat sonrasında kül tablam ağzına kadar dolmuş, artık söndürebileceğim bir nokta bulamaz, izmaritleri yakar hale gelmiştim. "Çok duman altı oldu, evi havalandırsam iyi olacak" diye düşündüğümde bütün camların açık olduğunu hatırladım. Evi havalandırmanın tek yolu benim dışarı çıkmamdı. Yarım saat kadar koltukta debelendikten sonra kendimi anca sokağa atabildim.
Nadir yaptığım bir eylem olarak, yazı yazmaya karar verdim. Kadıköy'de yavaş adımlarla ilerlerken telefonum çaldı, sipariş ettiğim mandolin kılıfı hazır, teslim edilmeyi bekliyordu. Derhal yazıyı unutup Tünel'e geçmem gerekiyordu. Adımlarımı hızlandırmam gerekti vapura yetişebilmek için.
Vapurdan indiğimde Karaköy çatalcısını gözüme kestirdim. "Dönüşte iyice acıkırım, o zaman yerim" diye geçirdim içimden. Yolda kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Gittim, sorunsuzca teslim aldım kılıfımı.
Tünel'den aşağı doğru yürürken solumda bir boyacının fırçasını düşürdüğünü fark ettim. Anlık içime doğan bir empati gücüyle ona yardım etmek istedim. Kaldı ki empati en hoşlanmadığım duygulardan biriydi.
Ayakkabı boyacılarıyla hiçbir zaman iyi bir ilişkim olmadı. Lise döneminde sürekli kendileri tarafından tehdit ediliyordum. Hatta bir keresinde arkadaşlarımızla toplu tehdit edilirken, on metre uzağımızda duran polise şikayet etmiştik bir tanesini. "Bir boyacıyla başa çıkamıyor musunuz?" diyerek bizi suçlu çıkarmayı başarmıştı.
O gün ilk kez tanışmıştım vahşi şehir kanunları ve boyacıların dokunulmazlığıyla.
Fakat bugün üzerinden yıllar geçmesinin de etkisiyle, bu kavgaya bir son vermek amacıyla "pardon, fırçanızı düşürdünüz!" diyerek bana yakışmayan bir insanlık gösterdim.
Döndü, fırçasını gördü, yüzüne derin bir mutluluk yayıldı. "Abi, Allah senden razı olsun" dedi. İşte ilk kez birine büyük bir iyilik yaptığımı hissediyordum. Bu empati ne de güzel şeymiş!
İki adım yürümemle birlikte boyacının sesini duydum. Arkamı döndüm, çömelmiş, önündeki tezgahını 'şap şap' tokatlayarak "abi gel" dedi. İşte o yıllara geri döndüm bir anda. 15 yıl ertelenmiş hesabın görülmesine ramak kalmıştı. Kaldı ki, dayak yemek için hala çok gençtim.
"Yok kardeş sağ ol" dedim nazikçe. Spor ayakkabılarımı göstererek "bunlar boyanmaz zaten" dedim.
"İyiliğinin karşılığını vermek istiyorum, korkma boyamam, sadece fırçalarım."
"Yalnız, ben para da vermem."
"Sorun yok, canın sağolsun, istemiyorum zaten."
Yemedim, ama kaçamıyordum. Parasızlığımı da belirtmiştim. Daha ne yapabilirdi ki? Dayak?
Direncim kırıldı, sol ayağımı tezgahın üzerine yerleştirdim, önümde çömelmiş fırçalamaya başladı. O kadar tepeden bakınca, çok rahatsız edici bir pozisyon olduğunu anladım. "Parasıyla değil mi? Fırçala köpek!" diyormuş gibi hissediyordum içten içe. Kaldı ki, parasıyla da değildi.
Boyacıların kendilerine yüksek ücreti hak görmelerinin sebebi, yaşattıkları bu vicdan azabı olabilir miydi?
Sonra, o, hayatta en hoşlanmadığım sosyalleşme sorusunu sordu.
"Ee abi, memleket nere?"
"Bura!"
Fırçalamayı bir anda durdurdu, kafasını kaldırıp dikkatlice suratımı süzdü. Hiç beklemediği bir yanıt almış olmalıydı.
"Ne demek bura?"
"Bildiğin İstanbul işte."
Sağ ayağımı işaret etti, fırçalanma sırası ondaydı.
"Sık mı geliyorsun İstanbul'a abi?"
"Lan oğlum ben burada yaşıyorum!"
"Abi, yanlış anlama da, hiç buralı gibi değil senin tipin."
Biliyordum, bu sorgu derinleştikçe, babam, dedem ve ailede kim varsa deşifre olacaktı. Onun için ısrarla aynı cevabı vermeye devam ediyordum. Amacı neydi? İstanbul'da doğumhane mi yoktu? Herkes dışardan mı göç ediyordu buraya? Yoksa kendine hemşehri mi üretme çabasındaydı?
"Birader, yormasana çocuğu. Memleket nere, söyle de bilelim. Saklanır mı böyle şey? Bak ben Mardinliyim mesela." diye konuya girdi yanımızda dikilen midyeci.
"Saklamıyorum lan" diyecektim ki boyacı atladı birden.
"Ben de Mardinliyim kardeş. Sen neresindensin?"
Ve böylece birbirlerini mahallelerine kadar eşelediler karşımda. Ben sadece konunun benden çıkmış olmasına seviniyordum.
Sonra midyeci uzaklaştı. Çocuk yine başıma kaldı. Bu ne bitmez fırçaydı!
"Evli misin abi?"
"Hayır."
"Allah gönlüne göre versin abimin. Ben evliyim, üç çocuk var, memlekete para götüreceğim."
"Sıçtık" diye geçirdim içimden.
"Yalnız, bende para yok" dedim.
"Canın sağolsun abim, yanlış anlama, ben dilenci değilim. Sadece emeğimin karşılığını alırım."
"Tamam, ama bende karşılığı yok."
"Ya, benim bebeler var şimdi memlekette biliyor musun? Elim boş gitmek istemem." Sürekli aynı şeyi tekrar ediyordu. Hiçbir yere kaçamıyordum, ayağım elindeydi.
Cüzdanımın bozuk para gözünü açtım.
"Abi ne yapıyorsun? Sen beni çok yanlış anladın" dedi.
1,75 lira gördüm gözde, küçük bozukluğu işe karıştırmamak için 1,50 olarak çıkarttım.
"Beş-on lira ver bari abi."
Belli bir tarifesi yoktu. Doğaçlama ücret alıyordu. Beş ile on lira arasında iki kat fark olduğunu biliyor muydu acaba?
"Valla bu kadar var hacı" diyerek elimi tekrar göze soktum ve son kalan 25 kuruşumu da ekledim.
Boyacıdan hızlı adımlarla uzaklaşırken, beni takip edip etmediğini döne döne kontrol ettim.
İskeleye ulaştığımda, vapuru saniyelerle kaçırdığımı fark ettim. Çok acıkmıştım. Tıpkı ilk geldiğimde planladığım gibi çatalcıya yanaştım, elimi cüzdanıma attım. Son nakitimi boyacıya verdiğimi hatırladım. Ayakkabılarıma baktım. Hiçbir değişiklik yoktu.
Bir sigara sardım iskelenin önünde.
Daha yirmi dakikam vardı sonraki vapura.
Yirmi dakika, ne boktan bir süreydi.
Bazen geçmiyordu.
Hoş
YanıtlaSilÇok eğlendim :) seviyorum seni serseri
YanıtlaSilBen de sana karşı boş değilim hanfendi :)
Sil