Kapı çaldı. İrkilerek yerimden sıçradım ve tek hamlede bilgisayarın kapağını kapadım. Bu saatte gelen kim olabilirdi ki? Beklediğim bir sipariş yoktu. "Yanlışlık oldu herhalde" diyerek bilgisayarımı geri açtım. Gizli sekmede yaptığım "Dans eden Çaycı Hüseyin" aratmasıyla tekrar göz göze geldim. Yaşam kalitemi arttırmak için acilen bir atılım yapmam gerekiyordu. "Bu videodan sonra kendime çekidüzen veririm" diyerek oynatma tuşuna basmıştım ki kapı tekrar çaldı. İşte bu sıra dışıydı. Üzerinden çok geçmeden üç kere üst üste kapı yumruklandı. Etrafım sarılmış gibi hissediyordum, ayakta olsam kendimi yere atabilirdim. Bilgisayarın kapağını yavaşça kapatıp, terliklerimi yerde bıraktım ve parmak uçlarımda kapıya doğru yürüdüm. İçerde olduğumun bilinmesini hala istemiyordum, sonuçta kapıda beni nasıl bir tehlikenin beklediğini bilmiyordum. Delikten dışarı baktığımda kendi halinde yaşlı bir adam gördüm. En tehlikelisi de bunlar oluyordu. Sessizliğimi koruyor, nefesimi burnumdan yavaş yavaş alıp veriyordum. Gözüm sürekli adamın üstündeydi. Kapıya üç yumruk daha geldi. Bununla beraber kalbim iyice hızlandı ve gözlerim kararmaya başladı. Kafamı sessizce duvara yasladım ve adamın uzaklaşması için neredeyse dua edecektim. Israrcı yaşlılardan hoşlanmıyordum açıkçası. Derken adam vazgeçip uzaklaştı.
Evde rutinime dönmeye karar verdim ama kendimi toparlayamıyordum. Kimdi ki bu adam sabah sabah? On beş dakika oldu olmadı, hazırlanıp kendimi dışarı attım. Kapımı kilitledim, aşağı iniyordum ki alt katta o ihtiyarla göz göze geldik. O anda ne yapacağımı şaşırdım. Kararlı bir şekilde üstüne yürümek doğru olan seçenekti fakat ben bir anda panikleyerek üst kata doğru geri yürümeye başladım.
Tam geri çıkarken "pardon, siz üst katta mı oturuyorsunuz?" diye seslendi. Daha fazla saklanamazdım. Dilini bilmiyormuş gibi yapmak da bir seçenekti bu noktada fakat bu tip taklitlerde pek de iyi değildim. "Evet" diyerek teslim oldum o anda. "Buyurun, içeri girin!" diyerek beni eve davet etti. İtiraz etmedim, adamı takip ettim. Beni evinin tuvaletine götürdü. İlişkimiz gittikçe ilginçleşiyordu. Bana rutubet yapan tuvalet tavanını gösterdi ve bunu ev sahibimle konuşarak düzeltmem gerektiğini söyledi. "Evet efendim, tabii efendim" diye yaklaşık on kere tekrarlayıp kafamı sonsuz bir saygıyla aşağı yukarı sallayarak onaylayınca alt komşum beni azat etti. İhtiyarlarla bu şekilde iletişim kurabiliyordum.
Eve geri çıkıp atacağım mesajı sağlıklı bir kafayla planlamam gerekiyordu. Ev sahibimle iletişim kurmak nadiren çektiğim bir eziyetti. Sadece kiradan düşülmesi gereken masrafları konuştuğumuz için gönderdiğim mesajlar genelde saygıda kusur etmeyen, uzun bir cevap beklemeyen, sonuca hızlı götürecek bir netlikte oluyordu.
"Merhaba Rıfat Bey, umarım iyisinizdir (burası hem saygı hem uzatılmaması gereken bir hal hatır sorma faslı içeriyor), az önce aşağı komşu geldi ve tuvalet tavanındaki rutubeti gösterdi. Bu sorunu çözmemiz gerektiğini söyledi (burada bunun ortak bir sorun olduğunu vurguluyorum). Benim daha önce başıma gelmedi, sizce bu konuda ne yapmamız gerekir?"
Bu mesajı oluşturmak kendi iç tartışmalarımla on beş dakikamı almıştı. Bu tip mesajları göndermeden önce uzun bir yazıp silme seansı yaşıyordum. Baş parmağımın gönderme tuşuna yaklaşıp uzaklaşmaları ve finalde o tuşa basmamla elimden telefonu bir anda fırlatışım bir oluyordu.
Şimdi bir yere gidip kahve içmem gerekiyordu. Evde kalmamıştı ve bu büyük bir sorundu. Apartmanı hızla terk ettim. Uzun zamandır gitmek istediğim fakat nedense bir türlü oturmaya cesaret edemediğim bir kafe vardı. "Bugün, o gün olmalı!" diye geçirdim içimden. Çünkü bugün alt kat komşumla yüzleşebilmiş ve ev sahibine mesaj atacak cesareti göstermiştim.
Kafenin kapısına vardığımda birdenbire bütün kararlılığımı yitirdim. Hep aynı şeyi yaşıyordum. Ne zaman içeri girecek gibi olsam içerdekilerle göz göze geliyordum ve bakışlarıyla bana aslında oraya ait olmadığımı hissettiriyorlardı. Kapının önünde yaptığım bu anlık geri dönüş bana yirmi dakikalık bir yürüyüşe mal oluyordu.
Geniş bir Moda turu attıktan sonra tekrar kafenin kapısına geldim ve bu sefer kimse beni fark etmedi. Daha da güzeli içerde bir sürü boş yer vardı. Girişe yakın, sigara içilebilir alanda iki kişilik bir masaya yerleştim. Garson menüyü önüme bırakıp uzaklaştı. Çantamdan kitabımı çıkardım, okuyacağım bölümün başına ve sonuna baktım, yirmi sayfa vardı önümde. Yirmi sayfa tam bir filtre kahve içme süreme eşdeğerdi. Garson geldi, "V altmış istiyorum" dedim, "V sixty" diye beni düzeltti. Sesimi çıkarmadım, uzaklaştı. Kafenin boş olması bana huzur veriyordu.
Ara sıra telefonumu kontrol ediyor, ev sahibimden gelecek mesaja
bakıyordum. Bu işin bir an önce çözülmesini istiyordum ve bunu
çözebilecek tek kişi ev sahibimdi. Çünkü ev sahibi olmanın, bilgeliğin
kapılarını aralayan ilk adım olduğuna inanmışımdır her zaman.
Her zaman böyle değilim. Bazen bu tip mekanlara oturmayı başarıyorum ama o zaman da benim kalkmam için ellerinden geleni yapıyorlar. En küçük ve insanlardan uzak olan masayı seçiyor herkese arkamı dönüp oturuyorum. Kahvemi ne çok yavaş ne çok hızlı içiyorum. Çok hızlı içersem kitapta bir bölüm okumayı bile becerememiş olacağım, çok yavaş içersem de garsonlar bana beleşçiymişim gibi bakacaklar. Yani normal bir hızda içmeye başlıyorum bu durumda. Bir anda mekan doluveriyor ve ben kahvemin yarısındayım, oturalı daha yirmi dakika olmuş. Bu noktadan itibaren gelip kapıdan dönen bütün potansiyel müşteriler bana nefretle bakıyor gibi geliyor. Kahvemin dörtte biri kaldığında garson sıklıkla gelip bardağımın içini kontrol ediyor. Hatta bir kere de yanlışlıkla eline alıp havaya kaldırıyor ve yalandan "pardon bitmemiş" diyor. Bütün bunlar olurken benim kitap okuyabilmem tabii ki gittikçe zorlaşıyor. On sayfa okuyabildikten sonra kendimi dışarı atıyorum.
Evime dönmeye karar verdim ve yoldan çekirdek kahve aldım. Biliyorum ki eve gittiğimde kitabı okumaya devam edemeyeceğim ve bir sonraki cafeye gidişimde tekrar aynı bölümü unuttuğum için baştan alacağım. Ara ara göz ucuyla "telefonumda yeni bir mesaj var mı?" diye kontrol ediyordum. Hala ortada bir mesaj yoktu. Kahvemi koyup puromu yaktım, "son bir komik video daha izlerim, kafam dağılır" diye düşündüm. Kapağı açınca Çaycı Hüseyin'in dansı kaldığı yerden devam etti. İşte bu beni neşelendirdi. "Bu videoyu kesinlikle bir kere daha izlemeliyim" diye içimden geçirirken gelen mesaj sesi bütün tadımı kaçırdı.
"Ben de bilmiyorum Erkin Bey."
Her şey çok anlamsızdı.

Gerçekten içinde kendinizden parçalar hatta direk kendinizi bulabileceğiniz bir yazı. Okumayan ayıp eder.
YanıtlaSilGelen o 4 kelimelik cevap... Güvendiğin dağlara kar yağması değilse nedir? :))
YanıtlaSilHocam hikayeyi ve içsel anksiyetenizi adeta yaşadım. İnanılmaz bir gerginlikti teşekkür ederim
YanıtlaSilÇok içsel ve pek samimi bu yazı için teşekkürler kendi adıma:)
YanıtlaSil